Hocam 'Başbakan sen olacaksın' dedi
Başbakan Davutoğlu, aday öğretmen yetiştirme toplantısında öğretmenleriyle ilgili anılarını anlattı: ''5. sınıfta bir müsamere yazdım Müzeyyen Hocam 'Başbakan sen olacaksın' dedi. Müzeyyen Hocam o sırada çok sağlam bir dua etti ki ben buraya gelebildim. Başka türlü gelemezdim.''
GÜNDEM , 31 Mart 2016 Perşembe, 13:32
Hocam 'Başbakan sen olacaksın' dedi
Başbakan Ahmet Davutoğlu, Ankara'da, Aday Öğretmen Yetiştirme Süreci 1. Değerlendirme Toplantısı'nda aday öğretmenlere hitap etti.

Sözlerine, "Değerli meslektaşlarım" diyerek başlayan Davutoğlu, konuşmasını kürsüde değil, aracısız bir hoca gibi yapmak istediğini belirtti.

''Başbakan olarak çok konuşma yaptım ama beni en fazla heyecanlandıran, mutlu eden, tekrar kendimi bir sınıfta hissettiren konuşma, bu konuşma" ifadesini kullanan Davutoğlu, şunları söyledi:

"Onun için Milli Eğitim Bakanlığımızın ve hükümet olarak bizlerin eğitimde yaptığımız katkıları paylaşacak değilim. Şimdi burada sizlerle hasbihal etmemin ana odağı, bir öğretmen olarak benim yaşadığım tecrübeler ve öğretmenlerimden öğrendiğim temel mesleki sırları sizlerle paylaşmak. Hayatta üç ilişki gördüm ki ve bizzat yaşadım ki bunların üçü de var oluşsal ilişkidir, mevkiyle, makamla, unvanla sınırlı olmayan ilişkiler. Birincisi ebeveyn- çocuk ilişkisi, öyle bir ilişki ki başladığı andan itibaren kendi doğasını şekillendiriyor, o ilişkinin içine kimse nüfuz edemiyor. Bir anne ile çocuğu arasındaki ilişkiye herhangi bir tarafın nüfuz edebilmesi mümkün değil. İkincisi, eşim üzerinden tanıdığım doktor-hasta ilişkisi. Doktor-hasta ilişkisi de hiç kimsenin nüfuz edemeyeceği, bambaşka bir psikolojik bağ. Ama kendi tecrübemden, tanıdığım, bildiğim, yaşadığım ve her an yaşamaya hazır hissettiğim bir ilişki var ki o da hoca-talebe ilişkisi."

Yeni aday öğretmenlerin çok şanslı olduğunu vurgulayan Başbakan Davutoğlu, "Adım attığınız meslek, insanlık tarihinin en kadim mesleğidir. Hiçbir şey, hiçbir dış faktör, hoca ile talebe arasına giremez. Bir kez hoca oldunuz mu, öğretmen oldunuz mu, bir kez bunu tattığınız zaman bunu mesleki haz olarak değil, insani haz olarak yaşadığınız zaman, hep hoca olmak, hep öğrenci olmak istersiniz" diye konuştu. 

"ÖĞRETMENLİĞİN KAYNAĞI UNVAN DEĞİL, SEVGİDİR"

"Şunu da unutmamak lazım, öğrenci-öğretmen iki ayrı kategori değildir. Her öğretmen aynı zamanda öğrencidir" diyen Davutoğlu, sözlerine şöyle devam etti: 

"Her öğretmenin öncelik vermesi gereken şey, haddini bilmek. Her an yeni şeyler öğrenmek ihtiyacı içinde olduğunu bilmek, her öğretmeni öğrenci olarak görmek gerekir. Bazen de öğrenciler size öğretir, hayatın gerçeklerini. Bazen öğrenciler üzerinden tanırsınız insanın en mahrem doğal yönlerini. Bu açıdan bakıldığından sizlere tecrübe ettiğim ve örnek aldığım öğretmenlerden öğrendiğim bu mesleğin sırlarını 3 boyutta ele almak isterim. Birincisi, öğretmenliğin, hocalığın kaynağı unvan değildir, araçlar da değildir, öğretmenliğin kaynağı, sevgidir." 

''BAŞBAKANLIK DAHİ GEÇİCİ AMA HOCALIK BAKİ" 

Başbakan Ahmet Davutoğlu, Dışişleri Bakanı olduğu günlerde, büyükelçilerin eski alışkanlık dolayısıyla, kendisine "hocam" diye hitap ettiklerini ve sonra "Sayın Bakanım" şeklinde düzelterek özür dilediklerinde, "Bir daha böyle bir şey için özür dilemeyin, bakanlık geçici, hocalık baki" dediğini anımsatan Davutoğlu, şunları kaydetti: 

"Şimdi de söylüyorum, onurla temsil ettiğim büyük bir milletin en yüce makamına rabbim bizi nasip etti, başbakanlık ama bunu dahi söyleyerek ifade ediyorum, nihayetinde demokratik sistem içinde bir gün bu makamları bizden sonra gelenlere bırakacağız. Başbakanlık dahi geçici ama hocalık baki."

Öğretmenlik mesleğinin esasının, sevgi olduğuna işaret eden Davutoğlu, "Eğer bir öğretmen insanı sevmiyorsa, sevgiyi hayatının ana eksenine oturtmamışsa, doğayı sevmiyorsa, sabah pencereyi açtığında yeni açmış çiçeğe muhabbetle bakamıyorsa, bir kuş cıvıltısı duyduğunda içinde bir var oluşsal haz, bir hürmet duyamıyorsa, öğretmenlik yapamaz. Öğretmenliğin esası ve sadece kalıcı olanı, sevgiye dayalı olandır" diye konuştu.

Davutoğlu'nun açıklamalarından satır başları şöyle:

''Müzeyyen Hocam beşinci sınıfta o zaman kümeler vardı her bir konu için müsamere yazardım.Bir müsamere yazdım Müzeyyen Hocam 'Başbakan sen olacaksın' dedi. Hayatımdaki ilk başbakanlık tecrübesini İstanbul Bahçelievler de o zaman yeni gelişiyor, toz toprak içinde okula gidiyoruz. Bir sandalyeyi çekti hocam 'Hadi konuş bakalım' dedi. Sınıfta bir sandalyenin üstüne çıkarak ilk nutkumu irat ettim.

''MEZARA ELLERİMLE KOYDUM''

Hiçbir zaman düşünmemiştim, hep ilim adamı olarak yola devam etmeyi hesap etmiştim ama muhtemelen Müzeyyen Hocam o sırada çok sağlam bir dua etti ki ben buraya gelebildim. Başka türlü gelemezdim. Müzeyyen Hocam ile irtibatı hiç kesmedim. Hayatı öğrencileri ile doluydu, hiç evlenmemişti. Müzeyyen Hocamın son anına kadar başucunda 'Başıma bir şey gelirse oğlum Ahmet'i arayın telefonu şudur' diye yazıyordu. Bir gün telefon geldi. Mezara ellerimle koydum. Bu emin olunuz benim meziyetim değil. Bir ilkokul öğretmeninin bir öğrencisinini hayatında ne kadar iz bırakabileceğini anlatmak için anlatıyorum.

''MESLEĞİNE EN BÜYÜK İHANETİ YAPMIŞ OLUR''

Öğrenci-öğretmen ilişkisinin, coğrafi, etnik, dini, mezhebi bir sınırı olmaz. Bir öğretmen ki öğrencisine, 'şu veya bu dindendir, şu veya bu dildendir, şu veya bu mezheptendir, şu veya bu etnik kökendendir' derse ve o nazarla bakarsa, mesleğine en büyük ihaneti yapmış olur. Öğrenciler size bakıp 'Ben bu öğretmenim gibi olmalıyım' demeli.

''ORGANİK AYDINLAR İSTİYORUZ''

Biz mekanik meslek sahibi nesiller istemiyoruz, organik aydınlar istiyoruz. Biz, yeni nesillerin nesneleşmesini istemiyoruz, özneleşmesini istiyoruz. Kendi milleti adına vakur bir şekilde dünyanın her yerinde 'tarihte ben vardım, bugün varım, yarın da var olacağım' bilincini vermeyen bir tarih eğitimi, ne kadar iyi bilgi aktarsa dahi bilinç oluşturamaz.

Ortaöğretimde tarih öğretmenim Ayşe Yongaçoğlu bazen sınıfta döner 'Bana lolo yapmayın' derdi rahmetli. Böyle espri yüklüydü. Hakkını ödeyemem.

''AHMET HEP 10 HAKETMİŞTİ AMA YAZISI O KADAR KÖTÜ Kİ...''

6 yıl bana hep tarihten 9 verdi. Son yıla geldiğimde 10 verdi. Ahmet hep 10 haketmişti ama yazısı o kadar kötü ki o sebeple 9 verdim demişti. Hala da yazım kötü.

Babam rahmetliye Malezya'dan mektup gönderirdim Sare Hanımı çağırırdı doktor olduğu için o daha iyi okusun diye sonra bana mesaj gönderdi 'Oğlum gel şu mektubunu kendin oku' diye. İyi yazım olsun isterdim. Hattatlara hep hayranlık duymuşumdur.'' 

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR