"Benim yaşamım çok tekdüze" diye anlatmaya başladı. "Ben tavuk avlıyorum, insanlar da beni. Bütün tavuklar birbirine benziyor, bütün insanlar da… Bu yüzden çok sıkılıyorum. Ama beni evcilleştirirsen, yaşamıma güneş doğmuş gibi olacak.
...Tilki uzun bir süre Küçük Prens’e baktı. Sonra da, "Lütfen… Evcilleştir beni!" dedi.
"Çok isterim" dedi Küçük Prens, "Ama burada çok kalamayacağım. Bulmam gereken yeni dostlar ve anlamam gereken çok şey var."
"İnsan ancak evcilleştirirse anlar" dedi tilki. "İnsanların artık anlamaya zamanları yok. Dükkanlardan her istediklerini satın alıyorlar. Ama dostluk satılan bir dükkan olmadığı için dostları yok artık. Eğer dost istiyorsan, beni evcilleştir."
Bırak müşteri evcilleştirsin
CarrefourSa Kozyatağı Starbucks’ta oturuyorum. Arkamda dört kişilik, görece genç arkadaş grubu. Birbirleri ile -Starbucks mağazalarının sadık müşterileri için sunduğu- ücretsiz kuponu neden Mustafa’nın alacağını sorguluyorlar. Yarı ciddi yarı şaka sohbet devam ederken, söz konusu kuponun kendisinin hakkı olduğunu, masadakilerden birine şöyle anlatıyordu Mustafa: “Mesela, barista sana ‘İsminiz neydi?’ dediğinde, sen ‘Osman’ dersin ve o bardağa bunu yazar. Ama ben ‘Osman’ dediğimde, güler. Çünkü ismimin Osman olmadığını, Mustafa olduğunu bilir...”
Starbucks şöyle diyor: Müşteri ayrışmak istiyor. Zaten bana kendi farkıyla; yani adıyla, soyadıyla geliyor. En azından bunu öğrenmemi bekliyor. O, benim evcilleşmemi istiyor, evcilleştiren olmak istiyor. Ben de zaman içinde evcilleşiyorum. Önce yüzünü tanıyorum, sonra adını öğreniyorum, ardından hangi sıklıkta, hangi kahveyi içtiği bilgisini ediniyorum. Bunlar da ona yetiyor.
“Seni evcilleştirmek için ne yapmalıyım?” diye sordu Küçük Prens.
“Çok sabırlı olmalısın” dedi tilki. “Önce karşıma, şöyle uzağa, çimenlerin üstüne oturacaksın. Gözümün ucuyla sana bakacağım, ama bir şey söylemeyeceksin. Sözler, yanlış anlamaların kaynağıdır. Her gün biraz daha yakınıma oturacaksın...”
Starbucks’ta yaşadığım bu deneyimi, epeydir paylaşmak istiyordum.
MAPIC Fuarı organizasyonu için Fransa’ya giderken, yanıma Antoine de Saint-Exupéry’nin
Küçük Prens’ini de aldım. Yeniden okudum, kendi vatanında. Hatta evimizin en küçüğünün kütüphanesi için de Fransızcasını temin ettim. Kitabın sayfalarında dolaşırken, iki konu zihnimde birleşti. Sonuç, kendi bildiğinizi okumayın,
bırakın müşteri sizi evcilleştirsin. Böylelikle size karşı sorumluluk duyacaktır. (Gülünden sorumlu olacaktır.)
YAPILABİLDİĞİNİ GÖRÜNCE...
Perakende sektörü temsilcilerinden biriyle geçiriyoruz vaktimizi. Şehircilik üzerine konuşuyoruz. Fransızlar, küçük küçük detaylarla büyük büyük farklar yaratmışlar sokaklarda. Bir ağacın altına yerleştirilen ışık, direklerin üzerindeki heykeller, kordon düzenlemesi ve aydınlatması, günbatımı için dışarı konulan sandalyeler, umumi tuvalet...
Bunlara bakınca, ister istemez karşılaştırma yapıyoruz. Navigasyon sistemi mesela, yoldaki kıvrımı bile gösteriyor. Caddede iş makinesi geçici çalışma yaparken, hemen gerekli tedbirler alınıyor. Uzun süreli bir düzenleme olacaksa da geçici lambalar ile karşılıklı geçiş sağlanıyor. Yolun ortasına gelince, bir arabalık yolda iki araba kalmıyorsunuz öyle. Tarihi bir yapı ya da bina restore ediliyorsa, etrafı suntalarla çevrilmiyor sadece, yukarıdan kopabilecek parçalar ve dökülecek tozlar için ağlar örülüyor.
Arkadaşım, soruyor: “
Türkiye’den hiçbir belediyeci/devlet görevlisi gelip, incelemiyor mu bunları?” Ve sonra öneriyor: “Karayollarından görevli bir ekip olmalı mesela, bu adamların işi arabayla Avrupa’yı (en iyi uygulamaları) gezmek olmalı. Ardından, bu uygulamaları ülkemize getirmeli.”
Kim bilir, başka ne öneriler vardır, kime önerileceği belli olmayan?
Sahi, kime önermeliyiz tüm bunları?Yaklaşan bayramınızı tebrik ediyorum şimdiden, yüzünüz hep gülsün...