Bursa Hakimiyet

Barış süreci

“En kötü barış, savaştan iyidir” ama barışın da bir onuru olmalıdır.
Aklı başında, vicdanlı bir insan barışa, huzura karşı çıkar mı?
Kim kan aksın, silahlar konuşsun ister?
Ne demişti Gandi;
“Göze göz iyi bir hesaplaşma yolu değildir,
O zaman tüm dünya kör olurdu”.
Evrensel bir doğru…
Nevruz ile yaşanan süreç sonrası ilk duygularımı Facebook’ta yazmıştım;
“bir yanım sevinçli, bir yanım güvenmiyor, kaygılı”…
Bir gün sonra Ahmet Hakan çok güzel özetlemiş hissettiklerimi…
“bir yanım bahar dalı gibi, öte yanım güz yaprakları gibi dökülü- yor”…
Çocukluğumuzdan bu yana süren bu acılı sürecin elbette çocuklarımın, torunlarımın yaşamasını istemem.
Her şey böylesi güzel, şen şakrak ve bahar havasında iken bu güvensizlik neden?
Bu sürece olan kaygı niye?
Çok basit…
Bugüne kadar yaşananlar,   medyanın bize sundukları…
Barış ve huzur evrensel tek doğru iken, nasıl oluyor da toplum ikiye bölünüyor?
Neden uzlaşamıyor?
Naçizane tespitlerim şunlardır;
Bir… Referandum öncesi sürecin başında medyaya yansıyan “müzakereleri” Başbakan, çok net ve keskin bir ifade ile reddetmişti. Ve hatta “görüşen şerefsizdir” diye sert çıkmıştı.
İki… Devletin, her iktidarın ve medyanın yıllarca terörist, güvenilmez dediği, canavar ilan ettiği insanı kısa bir süreçte “önder” ve “muteber kişi” olarak lanse etmesi sindirilemiyor. Kamuoyu haklı olarak bunu anlamıyor.
Üç… Bu süreçte karşı tarafı memnun etmek için, milli değerler ve çoğu Türk insanı tarafından “vatanseverlik” olarak algılanan “milliyetçilik” kavramının aşağılanması, ayakaltına alınma girişimleri, bu müzakereler ile eşzamanlı olunca, toplumda başak kaygılar yaratıyor.
Dört… “Aksiyon” oluyorsa “reaksiyon” normal… Bunca yıl en hafifinden Kürt kimliğine karşı olan kayıtsızlık nasıl “reaksiyon” geliştirdiyse, şimdi “Kürtçü” aksi- yonlara karşı “reaksiyon” gelişmesine yol açıyor.
Beş… En önemli sorun “üslup”… Toplumun yarısında “kazanma” diğer yarısında “kaybetme” duygusu, algısı yaratan “üslup” ne olursa olsun, gözden geçirilmelidir.
Altı… Devletleri devlet, milletleri millet yapan bazı temel unsurların tartışmaya açılması insanları kaygılandırıyor, sürece olan güveni sarsıyor.
Yedi… Öcalan’ın özgeçmişi, geçmişteki ifadeleri, geçmişteki ateşkes denemeleri, PKK’nın talep ve referanslarının çok sık değişmesi, geçmişte sivil hedeflere de çok kanlı saldırılar yapması toplumda “güven” tesis etmiyor.
Sekiz… Özellikle yandaş    medya denen kurumlardaki prog- ramlarda çok kırıcı, kaba bir üslup ile milli değerlere, Atatürk’e dair tuhaf açıklamalar, suya sabuna dokunmayan medyada da hiç olmazsa bunlara yanıt olabilecek muhalif görüşlerin yer bulmaması, toplumun muhalif sesinin hiç yer bulamaması “kıstırılmışlık”, “saklı gizli bir şeyler oluyor” iklimi     yaratıyor.
Dokuz… Sürece kuşku ile yaklaşanlara “çok ağır ithamlarda” bulunulması, aşağılanması, hakaret edilmesi kutuplaşmayı artırmaktan başka bir işe yaramıyor.
On… Sürecin salt iktidar ve Öcalan arasında BDP aracılığı ile sürdürülmesi, bu sürecin sekteye uğramaması için bölgede, üslupta, uygulamada “hukuk” ve “yasaların” göz ardı edilmesi, yasal olmayan uygulamalarda (silahlı gezme, bayrak yasasına muhalefet, emniyet güçlerine direniş v.b.)  güneydoğuda büyük bir hoşgörü içindeyken, diğer bölgelerde “yumurta atan”, “bayrak ile yola çıkanların” bile çok sert tepkiler ile karşılaşmaları, tutuklanmaları kamu vicdanında devletin aczi, en azından ayrımcılık ve haksızlık olarak algılanıyor.
Onbir… Ergenekon davası için istenen “müebbet hapis” cezaları toplumun en azından bir bölümünde “vicdanları kanatırken”, topluma 30 yıldır terörist başı dediğin kişi ile “muhabbet”e girme meselesini açıklamak kolay değil.
Oniki… Ulusal medyanın ekseri çoğunluğu yazmıyor ve yansıtmıyor ama Kuzey Irak’ta, Kandil’de mesele “barış süreci” olmaktan çok, “ kazanılmış zafer” ve “bağımsızlık, genel af” olarak algılanıyor veya böyle yansıtılıyor. Okuma yazması olan ve internetten bu sitelere giren insanlar bu açıklamaları okuyor. Bu nedenle de “güvensizlik” ortamı gelişiyor.
Onüç… Yıllardır her Kürt vatandaşını PKK’lı gibi görme, gösterme çabası ile oluşan önyargının üstüne bir de yükselişe geçen Kürtçülük ile densiz ve pervasız bazı  vatandaşların üstten tavırları televizyonlarda sorumsuzca yayınlanınca, bu yetmezmiş gibi toplumun saygı, sevgi duyduğu idol ve kişilerin “Türklükten istifa etme” yarışları, aşağılayıcı açıklamaları toplumun en masum kesimlerinde bile “milliyetçi” duyguları hızla büyütüyor. Asıl tehlike her kesim için vatanseverlik ve kültür milliyetçiliğinin ötesine geçen “kaba milliyetçiliktir.”
Ondört… Medyanın yıllardır her gün bebek katili, terörist ve bin türlü ağır itham ile benzetmediği canavar kalmayan kişiyi, bir hafta içinde “barış elçisi”, “umutların önderi”, “siyaset bilgesi” ilan etme çabası alerji yaratıyor.
Onbeş… Bir tarafı yüceltmek için, karşı tarafın değerlerine kaba ve ölçüsüz bir yaklaşım sergileniyor. Barışın ortak dili ve paydası hoşgörü ve duygudaşlıktır. Bu pervasızlık ve kaba yaklaşım, özellikle güvensizlik duygusu yaşayanlarda “etnik şımarıklık” olarak algılanıyor.
Onaltı… Yıllarca terörist, bölücü olarak lanse edilen kişilere gösterilen hoşgörü ve gönül zenginliğini, bu ülkenin - beğenirsin, beğenmezsin - ülkenin kurucularına ve milli değerlere gösterilme- yince, bu değer ve normlara inanan milyonlarca yüreği kanatmak bu uzlaşının sağlıklı doğumunu, doğarsa da sağlıklı yaşamasını olanaksız kılıyor.
Onyedi… “Güvenemiyorum”, “inanamıyorum” veya “bu nasıl iş” diye sorgulayana “faşist”, “ırkçı” ve en hafifinden “barış karşıtı” diye yaftalamak, “karşı olanları” veya “kaygılı olanları” bu sürece ikna etmez, aksine safların sıkılaşıp, daha dirençli, inatçı ve kararlı kitlelerin çoğalmasına neden olur.
Onsekiz… Şimdi aynaya bakın…
Siz kendinize, ailenize küfür eden insanları bile affetmez, görüşmezken…
Hakkınızı yiyen biri ile hukukunuzu bitirirken…
Bunca acı yaşayan, haksızlığa uğrayan, en azından bizzat medya tarafından bunca yıldır keskinleşti- rilen bu insanlara, “bir günde       unutun!” diyorsunuz. Yaraların kabuk bağlaması zaman alır. Bu kadar çok kabuk değişirse de mutlak “iz” kalır.
“Ne olursa olsun, ne pahasına olursa olsun barış olsun” diyenler  “acıların ve kanın üstüne huzur inşa olmaz, unutmak tüm acıların ilacıdır” düşüncesindeler. Haksız değiller…
Ölümün, kanın olmadığı ortamda daha sağlıklı bir düşünme, tartışma ortamı olacağı kesin…
Ama doğduğu günden bu yana her vesile ile “onurlu insan”, “ilkeli insan” ve “vatansever insan olmasını” öğütlediğimiz, biçimlendirdiğimiz bu insan evlatları için de “onurlu bir barış yolu ve üslubu bulmalısınız”.