Bursa Hakimiyet

Bu ülke, bu kent

Öyleyse bu ülkede ve kentte yaşamak sorumluluk ve bilinç gerektirir
Bu ülke…
Daha 20.yüzyıla ‘merhaba’ demeden parçalanma sürecinde bir imparatorluk ve ‘hasta adam’ın yurttaşlarıydık. Yedi düvelin boğazımıza çöktüğü yıllarda ‘ihanet ve ateş’ ile tanıştık.
Kim bilir kaç cephede ‘ulus olmanın’ sancısını çektik. ‘Ya istiklal ya ölüm’ denen yıllarda ‘güneşi’ tanıdık. Bu yüzyıldaki sevincimizdi. On yılda ‘Türkiye yarattık’ ve sonra ‘güneşimizi’ kaybettik. Koca bir yüzyılı ‘güneşe hasretle’ geçirdik...
 ‘Dik bir omurganın çözemeyeceği sorun yoktur’ derdik başı önde bir ulus olmanın, eğilmenin yorgunluğunu hissettik...
Savaşlar dünyayı kasıp kavururken ‘süpürge tohumundan ekmek’, pekmezli çay ile katık edilirdi. ‘Yerli malı yurdun malıydı’. Paylaştıkça çoğalır derlerdi.
Onca yıl her cephede onurla direndik. Ama‘özü’ boşverip ‘ambalaja’, ‘markaya’ teslim olduk.  
‘Çanakkale geçilmez’ idi ama evlerimize, çocuklarımızın beyinlerine kadar girdiler.
Demokrasiyi istedik.
Ama nedense hoşgörüyü ve saygıyı esirgedik acımasızca...          
 ‘Şeytan taşlamaktan namaz kılmaya vakit kalmadı’.
Sonunda demokrasi bir ‘dem’ oldu birbirimizi ‘kırasıya’...
‘Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz’ derdik.
Dolma tüfek gibi her dolguya gelir olduk. Karanlığa küfretmekten aydınlığı tanımaz olduk. Karanlığa öyle alıştık ki ‘mum’ aramaz olduk.
Binlerce yıllık kültürümüzü bir yüzyılda unuttuk.
Türkçemizi ‘Türkçe derslerine’ , ruhumuzu ‘yedi düvele’ mahkûm ettik.
‘Umut kalacağına emek kalsın’ der ‘emeğe’ inanırdık. Emeği küçümseyip çalışanı ‘enayi’ yerine koyar olduk.
‘Çalıya basmadan halıya basmanın’ umudu ile ‘yolunu bulmanın’ onursuzluğunu keşfettik.
Bilgi çağında ‘bilgi yoksulu’ kalınca cehalete, zarafetimizi ve inceliklerimizi yitirince ‘görgüsüzlüğe’ mahkum olduk.
Duyarlılığımızı yitirdikçe ‘küntleştik’ ,  küntleştikçe ‘anlamaz’ olduk.
Şiddetle beslenmeye, şiddetten zevk almaya başladık.
Yeni dünya düzeni kargaşasında, bu ormansı düzende bireyin zorluklarını, yaşamın acımasızlığını görüyoruz.
Zorluklar ve zorunluluklar ne olursa olsun çarenin her şeye rağmen ‘BİZ’ olduğuna inanıyoruz.
Kendimizi ve birbirimizi daha çok sevmeli, daha hoşgörülü olmalıyız.
Kendimize inanmalı ve ‘kendimiz gibi’ olmalıyız.
“Akıntıya karşı yüzen bir balık, kapalı kapıları yıkan bir koç olmak kötü bir şey değildir. Hayvanın böylesi insanın sürüngeninden iyidir...”
Bu kent…
Bu kent sadece kapitalin güç odaklarına terk edilmeyecek kadar büyük ve önemlidir.
Türkiye’nin 4. büyük kentidir, ama 4.büyüğün hak ettiği kentleşme ve olanaklara sahip değildir.
Miras malı gibi kent yağmalanmasına son verilmelidir.
Sivil toplum ve akademik odaların fikri alınmadan kentin geleceği ile ilgili kararlar alınmamalıdır.
Gelecekte bu kente yaşayacak çocuklarımız daha iyi bir kentte yaşamayı hak ediyorlar.
Çocuklarımız için kente şimdi sahip çıkmalıyız.
İmar yolu ile “heder” edilmiş bir kent, 20 yıl sonra gidilecek yolu, park edilecek sokağı kalmayacak bir kent, turizmi kısırlaştırılmış bir turizm kenti, doğası katledilmiş bir “yeşil Bursa”, tarihi salt yerel yöneticilerin özverilerine terk edilmiş bir kent..
Spor, eğitim, sağlık ve altyapı yatırımları belediyelere ve birkaç hayırsevere ihale edilmiş bir Bursa…
Kentin geleceği ile ilgili kararların kapalı kapılar ardından birkaç kişinin vicdanına, aklına terk edilmiş bir kent..
İSTEMİYORUZ
İnanıyorum ki bu ülkenin, bu kentin çocuklarının yüzleri gülecek.
İnanıyoruz ki bahçelerimiz güllerle dolacak...
İnanıyorum ki siz de gülleri seversiniz.
Ama şunu bilin ki,
“Gökyüzünden asla gül yağmayacak.
Eğer daha çok gülünüz olmasını istiyorsanız
Daha çok gül ağacı dikmelisiniz...’’