Bursa Hakimiyet

Ergenekon Destanı yeniden mi yazılıyor?

Son 5 yıldır Ergenekon ile yattık, Ergenekon ile kalktık.
Nedir bu Ergenekon?
Ergenekon, Türk edebiyatındaki en önemli destanlardan biridir.
Binlerce yıllık destan adeta tekrar canlandı. Dile geldi.
Silivri’de, Maltepe’de, Hasdal’da, mahkemelerde, sokaklarda, Facebook veTwitter’da tekrar yazılıyor.
Bin yıllık destan unutuldu, halk yeni Ergenekon ile yatıyor, kalkıyor.
Peki, kaç kişi gerçek Ergenekon Destanını biliyor?
Ergenekon Destanı’nı kısacık özetlersek, şöyle bir şey;
“Ergenekon Destanı, eziyete uğrayan Türklerin tekrar çoğalmalarını ve yeniden Orta Asya’ya egemen olmalarını anlatır. Ergenekon kelimesi ergene (sarp) ve kon (dağ beli, yamaç) kelimelerinin birleşmesiyle oluşmuş olup ilk defa Moğollar tarafından kullanılmıştır. Destan, değişik dönem ve kaynaklarda farklı biçimler almış olup en yaygın biçimi şöyledir:
Hunların efsanevi lideri Oğuz Han’ın ölümünden sonra Türklere sırasıyla Gök Han, Ay Han, Yıldız Han, Deniz Han ve İl Han başbuğ olur. İl Han döneminde tüm Türk illeri bu soyun egemenliğine girmiştir. Bunu kıskanan yabancı kavimler, özellikle Tatarlar birleşip İl Han’a saldırırlar ve çarpışma sonunda Türkleri kılıçtan geçirirler.
İl Han’ın oğlu Kayı ve yeğeni Dokuz Oğuz eşleri ve çocukları birlikte esir edilir. Daha sonra Tatarların elinden kurtularak eski yurtlarına geri dönerler. Burada dağınık ve ürkmüş bir halde birçok at ve besi hayvanı bulurlar. Bunları da yanlarına alıp kendilerine güvenli bir yurt ararlar.
Bir kurdun ayak izlerinin peşinden giderek geldiklerinden başka yolu olmayan yemyeşil bir yer bulurlar ve buraya Ergenekon adını verirler. Bu iki ailenin çocukları birbirleriyle evlenerek çoğalırlar.
Yıllar sonra Ergenekon’a sığamaz olurlar. Sonunda 400 yıl kaldıkları bu yurttan çıkmaya karar verirler ama çıkış yolunu bulamazlar. Bir demirci dağda bir demir madeni olduğunu, dağın ateşe verilmesiyle yolun açılabileceğini söyler. Göktürkler, bütün dağın çevresine odun ve kömür yığarak yetmiş büyük körükle dağın tutuşmasını sağlarlar. Böylece dağ erir ve Göktürkler Ergenekon’dan çıkarlar.
Bayram ilan edilen bu çıkış günü daha sonraları her yıl 21 Mart’ta Nevroz ( yeni bahar ) bayramı ile bir parça demir eritilerek kutlanır.
Destanın Çin kaynaklarındaki farklı biçimine göre Türkler Hazar Denizi kıyılarında yerleşmiştir. Komşu bir ülkeyle yapılan savaşta bir tek tutsak dışında bütün Türkler ölür. Düşmanlar henüz on yaşında olan bu tutsağa acıyarak öldürmezler ama ellerini ve ayaklarını keserek onu bir bataklığa atarlar. Bataklıkta bir dişi kurt onu besler ve düşmanlarından kaçırarak Ergenekon’a götürür. Oğlan ile dişi kurt birleşir ve kurt 10 oğul doğurur. Bu 10 erkek çocuk büyüyünce dışarıdan kızlar getirip evlenirler. Çoğaldıktan sonra Ergenekon’dan çıkıp Avarlara bağlı olmak üzere Altay Dağları’nın güney eteklerine yerleşirler.”
(…)
Edebiyat ve tarihteki Ergenekon destanı böyle…
Bir mart ayında gerçekleştiği için tüm Asya halkları ve Türk dünyasında her 21 Mart’ta Nevroz (yeni bahar) bayramı olarak kutlanırdı/ kutlanıyor.
Ne gariptir ki, binlerce yıl sonra yine bir mart ayında, Silivri’den mağdurlar duvarları delip çıkıyorlar. Herkes kendi Ergenekon destanını yeniden yazıyor. 

 

Dalga geçenler için bir öykü

Son günlerde AKP’li bakanın Kuran ve ayetler ile dalga geçmesi ile ilgili derin bir sessizliğe gömülenleri görünce ve bu saygısızlık başkası tarafından yapılmış olsa, bire bin katıp dehşet salan dini bütün arkadaşlar aklıma gelince, eski bir öyküyü hatırladım.

Ben bu öyküyü çok severim, mutlak bilenleriniz vardır ama bilmeyenler için bu günlerde ( sadece kendi gibi düşünenleri “imanlı”, karşı fikirde olan kim varsa “imansız “ diye yaftalayanlar için) tekrar hatırlatmakta yarar var.
(…)
Küçük kasabanın birinde, bir caminin tam karşısında arazisi olan adam, arazisi üzerine bir gazino inşa etmeye başlamış. 
Cami imamı ve cemaat buna şiddetle itiraz etmişler. Ancak mal sahibinin, kendi arazisi üzerine nasıl bir iş yeri açacağına da yasal olarak karşı  çıkamamışlar.
İmam ve caminin tüm cemaatinin tek yapabildiği şey, imamın öncülüğünde, söz konusu girişim için her gün beddua etmek ve sahibine lânet yağdıran dualar etmek olmuş.
İnşaat epeyce ilerlemiş ve açılışına birkaç gün kala, her nasılsa, fırtınalı bir gecede bir yıldırım düşmesi sonucu bina yerle bir olmuş… Sabahleyin binaya bakanlar hayretler içinde kalmışlar… Gazino yerle bir olmuş… 
Caminin cemaati bu olaydan duydukları büyük memnuniyeti saklamaya gerek görmemişler. ‘Oh olsun’ demişler… ‘Yarabbi şükür!’ demişler…
Hâsılı, yapılan duaların kabul olduğuna çok mutlu olmuşlar.
Ancak gazino sahibi adam, cami imamının ve cemaatin duaları ve lanetleri nedeniyle bu ‘hasardan sorumlu’ oldukları iddiası ile imam ve cemaatine karşı tazminat davası açmış. 
Cami imamı ve cemaat, savcılığa verdikleri savunmalarında bu konuda herhangi  bir şekilde sorumlu tutulmalarına itiraz etmişler. Sayfalarca savunma yapıp, hatta bir de avukat tutup, bu olayın ‘kendi dualarından dolayı meydana gelmiş olabileceği iddiasını’ da kabul etmemişler. 
Mahkeme günü geldiğinde hâkim dosyayı dikkatle incelemiş ve taraflara dönüp: 
— Bu konuda nasıl bir hüküm verebileceğimi bilmiyorum, demiş. 
— Ancak dosyadaki tutanaklara bakarsak ortada tuhaf bir durum var. 
“Taraflardan birisi duanın gücüne inanan bir gazino sahibi, 
diğeri ise duanın gücüne kesinlikle inanmayan
bir imam ve cemaati.