Bursa Hakimiyet

İdeoloji yükselir, insanlık alçalır

“Tek tanrılı dinlerin geniş kitlelere ulaşma arzusu,   
  kaba milliyetçiliğin seçkinci ve ayrımcı dinamikleri ile bağdaşmaz.”
Kaba milliyetçilik bugün “ırkçılık” ile eşdeğer tutulmaktadır.
Arkaik kültürde yaratılan ve pagan yaşamın omurgası olarak kaba milliyetçilik tek tanrılı dinler öncesinde popülaritesini korumuştur.
Pagancı iktidarlar için Ortodoks düşüncenin felsefik mayasıdır kaba milliyetçilik...
Irkçı milliyetçi tek tanrılı dinler ile çelişkiye düşer.
Tek tanrılı dinlerin geniş kitlelere ulaşma arzusu, dinin herkesi kucaklama hevesi, kaba milliyetçiliğin seçkinci ve ayrımcı dinamikleri ile bağdaşmaz. Bu nedenle ırkçı milliyetçiler genellikle din öncesi dönemlere atıfta bulunurlar. Cezayir Kartaca’ya, Mısırlılar firavunlara, İranlılar Perslere, Yunanlılar Büyük İskender’e atıfta bulunurlar. Bu örnekleri çoğaltabilirsiniz.
2. Dünya Savaşı sonuna kadar pervasızca kabul gören ve hiç de yadırganmadan yeryüzünde büyük kitleleri etkileyen kaba milliyetçilik Hitler’in kafasına kurşun sıktığı gün lanetlenmeye başlandı. Berlin düşene kadar milyonlarca insanın kanına giren ırkçı milliyetçilik bugün artık azgelişmiş ülkelerin ve Afrika kabilelerinin tekelindedir.
1950 ve sonrasında “çiçek çocukları”nın yetiştiği yıllarda milliyetçilik üzerindeki zırhları, elindeki kılıçları bıraktı.
1968 Kuşağı, Marksist felsefe ile halvet olunca kaba milliyetçilik, gericiliğin simgesi haline geldi. 1968 ve sonrasında artık kaba milliyetçilik neredeyse ayıplanan bir ideolojik görüştü.
“Liberal iktidarlardaki sermaye gücü, solun iktidarlarında “politbüro veya tek parti” özünde tek yumurta ikizidir”
İnsan haklarının, evrensel değerlerin, birey haklarının en ateşli savunucusu olan sol söylemin, temel direklerinden biri de ulus devletin “sert çekirdekli saldırgan” tavrını eleştirmesidir.
Tarihin garip bir cilvesi olarak yorumlanmalı herhalde, ama sol iktidarların tepeden inme zorlayıcı uygulamaları ile vahşi kapitalizmin “sermaye odaklı” tutumu arasında pek fark yoktur.
Her iki pratikte “insan” mutsuz olmuştur.
Her ikisinde de “insan” ikinci planda kalmıştır.
Liberal iktidarlardaki “sermaye gücü” , solun iktidarlarında “polit büro veya parti” özünde tek yumurta ikizidir.
20.yüzyılda bile varlıklarını sürdüren krallıklar ve faşist despotlarla, tek parti veya tek adamlı sol iktidarların ne farkı var?
Sosyalist Arap lider Kaddafi’nin,  dikta partisi BAAS’ın despot lideri Saddam’ın, komünist Mao’nun, efsane Stalin’in, sosyalist BAAS Suriye lideri Hafız Esad’ın, milyonlarca yurttaşını öldüren komünist lider Pol Pot’un, Kuzey Kore liderlerinin, Arnavutluk ve Afrika’nın sosyalist iktidarlarını hatırlayınca sosyalizm ile faşizm arasındaki farkı bulmak hiç kolay değil...  
Ne büyük çelişkidir ki, “halk iktidarları” olarak yönetime gelen bu sol yönetimler bu yüzyılın “despotizm” kaleleri oldular.
Bu sol despot iktidarlarda ilk ayakaltına alınan adalet ve insan hakları oldu.
Bu sosyalist iktidarlar neredeyse kralları aratır uygulamalar yaptılar. Tam bir gelen, gideni aratır durumu...
Sadece halkın temsil gücünü elinden almakla kalmadı bu iktidarlar, sol söylem adına çok da kan akıttılar. İnsan hakları ayaklar altına alındı.
Kapitalist ülkelerdeki insan hakkı ihlalleri için hiç olmazsa bağımsız mahkeme yolu varken, bu sol iktidarlarda “ses çıkarma” olanağı bile yoktu.
Tüm despot uygulamalar, insan hakları ihlalleri ne gariptir ki hep “halk için” ve “halkların kardeşliği” için yapıldı.
“ideolojiyi” yükselttiler, ama “insanı” alçalttılar
Liberal ülkelerde iktidarlar hep değişti ama “düzen” hiç değişmedi.
Sermaye emek çatışması bitmedi, bitmeyecek.
Lider odaklı, sermaye endeksli, medya güdümlü liberal yönetimler ile göstermelik seçimlerle tek partili parlamentoların dünyadaki nadir örnekleri olan sol despotik yönetimler arasında ne fark var?
Sol despot iktidarlar  “ideolojiyi” yükselttiler, ama “insanı” alçalttılar.
Sağ ve liberal iktidarlar “sermayeyi” yüceltip, “emeği” alçalttılar.