Bursa Hakimiyet

Neden ve vicdan

“Hayat sandığın kadar değil, yandığın kadardır.”
Neden ağız dolusu gülemiyoruz?
Siyasetçisi, müdürü, patronu, çalışanı, memuru, işçisi buz gibi soğuk ve ciddi…
Ne şakalaşmak mümkün, ne espri, herkes suratsız bir de o kadar da öfkeli…
Hani mizah zekânın zekâtıydı. Hani hoşgörü, vicdan, anlayış ve sevgi?
Neden sevinçli anların, coşkulu zamanların öznesi olamıyoruz?
Neden karşılaşınca sevgi dolu gözlerle merhabalaşamıyoruz?
Hayatı niçin rengârenk,  sevinçli bir şarkı gibi yaşayamıyoruz?
Neden sorgusuz, yargısız birbirimizi sevip, sayamıyoruz?
Neden bir insanın güzel yanlarını görüp takdir etmiyoruz?
Neden ceza vermek için duyduğumuz iştahı, ödül vermek için göstermiyoruz?
Birbirimizi neden dinlemiyoruz? Anlamaya çalışmıyoruz?
Neden hep kategorize etmek zorundayız? Ayrışmadan, ötekileştirmeden yaşanmaz mı?
Her duyduğumuz, gördüğümüz mesele için kumpas, komplo, kuşku içindeyiz?
Güven duymadan, sevmeden, anlamadan önyargılarımızın kurbanı olmuyor muyuz?
Sabahları neşe ile uyanıp, bir türkü tutturmak bu kadar zor mu?
Mahallemizin esnafına uğrayıp bir “hayırlı işler” demek,
Karşı komşuya, yaşlı bir tanıdığa bir selam, bir dua, bir kap sıcak yemek götürmek,
Bir çocuğun başını okşamak, bir yoksulun derdine ortak olmak bu kadar mı zor?
Haklıya “haklı” demek, yanlışa “ yanlış” demek, özür dilemek bu kadar mı zor?
Kentin sokaklarında keyifle el ele dolaşmak, dans etmek, festival gibi yaşamak varken,
Kin, nefret ile ve saygısızca birbirimize hayatı daraltmak niye?
Kendi hayatını özgürce yaşamak varken, başkasının hayatına, tarzına, giyimine, düşüncesine karışmak,
Herkesi kendimize benzetmek için bu çaba neden?
Kendine benzemeyeni, senin gibi düşünmeyeni dışlamak, hakir görmek, suçlamak neden?
Bir başkasına düşüncesi nedeniyle saldırmak, şiddet göstermek niye?
İnsanca, sevinçle, kardeşçe aynı topraklarda yaşamak mümkün değil mi?
Nedir bu, kin, nefret, saygısızlık, sevgisizlik, görgüsüzlük?
Bırakın gençler gençliğini yaşasın, dolaşsın parklarda el ele…
Bırakın en delikanlı halleri ile söylesinler şarkılarını, haykırsınlar adı üstünde “deli” kanlı onlar…
Bırakın herkes yaşasın dinini kendi bildiğince, Allah büyük o bilir kimi hidayete erdireceğini.
Bırakın özgürce dile gelsin fikirler, kin, nefret içermeyen her düşünce hayat bulsun.
Bırakın keyifle yaşasın mahalleli, kentli, köylü… Bu kısacık hayatı dar etmeyin onlara…
Rahat bırak kardeşim, bulaşma hayatıma…
Kimi sevip, kimi dinleyeceğimi, kimim şarkılarını, kime söyleyeceğime karışma…
Ne yiyeceğime, ne içeceğime, ne giyeceğime karışma…
Bırak özgürce sevdiğim ile istediğim zaman evleneyim, istediğimiz kadar çocuk yapalım.
Ne hakla birbirimizin hayatına bu kadar müdahale edebiliyoruz?
Geçtim vicdanı, hakkı, hukuku,  aile terbiyen de mi yok arkadaş?
Neden senin gibi olmak zorundayım? Farklılıklar daha güzel kılar yaşamı…
Düşünsene herkes aynı partili, aynı inançta, hep aynı şarkıyı dinlesek sıkıcı olamaz mıydı hayat?
Bu toprağın insanı…
Bu toprağın insanına güvenini yitirme…
Gönül bu, zengin ve geniş,
Sevgi bu, sonsuz ve derin…
 Bu toprağın insanını tanımıyor musun? Görmüyor musun?
Bu topraklarda ilahi ile türkü, Mevlana ile Bektaşi, Kaygusuz ile Yunus anı dudaklarda dua da olur, türkü de…
Bu topraklarda secde eden alın ile horon tepen ayak aynı bedenin uzuvlarıdır.
Bir “merhaba” ile tutulan el ile “selamünaleyküm” diye sarılan el de aynı kolun ucundadır.
Düğünde göbek atan o mübarek kadınlarımız aynı samimiyetle el açar camide…
Bir tabuta omuz veren o sahici adam, aynı yürekle sıkar yumruklarını haksızlık karşısında…
Alın teri ile toprağı süren köylü, aynı coşkuyla oynar zeybeği…
Ve arada bir akşam keyifle, efendilikle içer bir kadeh rakısını…
Aynı adam kandili de, ezanı da, namazı da, ramazanı da bilir.
Belki dindar, belki sofu değildir ama sahici ve samimidir. Ne Allah’a saygısızlık eder, ne de başkasının inancına müdahale eder.
Bu toprağın insanı, “Allah’a şükretmeyi, Atatürk’e teşekkür etmeyi” bilir.  
Kasmaz kendini, didiklemez karşısındakini, ötekileştirmeden, sorgulamadan, yargılamadan açar kapısını, ekmeğini, çorbasını paylaşır. “Tanrı misafiri” der, geçer.
Bu topraklar vicdan ile mayalanmıştır, arkadaş…
Ne yaparsan yap, hangi siyaseti güdersen güt, gazetelerin, televizyonların ile ne pompalarsan pompala dinler seni, alkışlar inan yine sana ayıp olmasın diye vicdandan…
Sonra döner evine, koyar yastığa başını, eğer yozlaştırmalarından, beyin yıkamalarından yitirmediyse vicdanını sabaha kalmaz verir kararını…
Bak en karanlık, en kâbus dolu yıllara, dön geriye, bak tarihe…
Bütün toprakları işgal edilmiş, bütün limanlarına girilmiş, en zahmetli, en fukara yılları hatırla…
Muktedirlerinin, liderlerinin, ağalarının hatta babalarının “padişahım çok yaşa” diye bağırdığı o en kaybedilmiş yıllarda, tek başına Samsun’a çıkan Ata’nın peşine takılıp, yedi düvele karşı duran o vicdan, o yürek var ya arkadaş…
İşte o yüreğe, o vicdana güven…