Bursa Hakimiyet

Psiko-politik kapı

Bir filozof ile bir arkadaşı konuşuyormuş. Filozof ne derse arkadaşı onu tasdik ediyormuş. Nihayet sabrı tükenen filozof haykırmış:
- Birader, hiç olmazsa bir kez olsun dediğime itiraz et, iki kişi olduğumuzu anlayalım.
Ülke aynen bu fıkradaki psiko-politik bir tablo içinde…
Bir adam ne diyorsa, nereye bakın, nasıl bakın diyorsa binlerce arkadaş, taraftar o yöne, o tarafa aynı ruh hali ile bakıyor.
Bu inanan ve samimi, sahici insanlar için çok da yadırganacak bir durum değildir. İradeni ve analitik aklını birine teslim ettiysen, “mutlak biat”ın gereğidir bu…             
Bazen bu çok inandırıcı ruh halinden sıyrılıp “başka açıdan” bakmaya çalışmalıyız.
Gerçeğin ve yaşananların çok farklı olduğunu göreceksiniz. Bu bakış açısı sorununu en iyi anlatan olay Amerika’da yaşanan bir cinayet davasına ait hikâyeciktir;
Ünlü bir futbolcu eşini öldürmekle suçlanıyordu. Futbolcu yakalanmıştı. Ama eşinin cesedi ortada yoktu.
Duruşma Amerikan filmlerindeki gibiydi. Futbolcu sanık sandalyesinde oturuyor-du. Avukatı jüriyi ikna etmeye uğraşıyordu:
"Sayın jüri üyeleri, müvekkilimin suçsuz olduğuna yürekten inanıyorum. Buna az sonra sizler de inanacaksınız.  Neden mi? Bakın, şimdi 1' den 10' a kadar sayacağım ve müvekkilimin öldürdüğü iddia edilen eşi bu kapıdan içeri girecek... 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10..."
Bütün jüri kapıya döndü. Ama kimse içeri girmedi.
Avukat bir savunma dâhisiydi, öldürücü hamlesini yaptı:
"Bakın, siz de eşinin öldüğüne inanmıyorsunuz. Çünkü hepiniz içeri girecek diye kapıya baktınız. Demek ki öldüğü kesin değil. Bu kuşku bile yeterli. İşte kararınızı buna göre verme-nizi talep ediyorum."
Jüri, ünlü futbolcuyu suçlu bulduğunu bildirdi ve dava bu şekilde sonuçlandı.
Mahkeme çıkışında avukat, kadın jüri başkanına yaklaştı:
"10' a kadar saydığımda siz de diğer üyeler gibi kapıya bakmıştınız. Neden suçlu buldunuz?"
"Doğru" dedi jüri başkanı;
 "Ben de kapıya baktım, ama müvekkiliniz kapıya bakmıyordu"
En iyi analist herkes bir noktaya bakarken, o noktaya yönelen bakışları izleyen kişidir. Bu nedenle hukuksuzluk, yolsuzluk ve rüşvet karmaşasında bize devamlı kapıyı gösteriyorlar. Kafayı çevir bir de kapıyı gösterenlere bak…
Neden bizi başka yere bakmaya zorluyorlar?
Neden ısrarla asıl konuların etrafında dolaşılıyor?
Düşün…

SİYASETİN EN ŞEHVETLİ, DEDİKODU ZAMANI

Dedikodu şehvetli bir hastalıktır. Dinlemek de, aktarmak kadar bu zihinsel fuhuşa ortak olmaktır.  Açıktan, yüreklice hesaplaşma gücü ve cesareti olmayan kifayetsiz omurgasız insanların tercihi dedikodu ve iftiradır. Her dedikoduyu ciddiye almak, gündem konusu yapmak dedikoducuların amacına hizmet eder.
Dedikodu aktaran cezalandırılmaz, uyarılamaz ise bu dedikodu şehveti sürer. İnsanların aileleri hakkında konuşmanın onursal şiddeti, insanların karakterleri, işleri, düşündükleri hakkında konuşmaktan farklı mıdır?
Kişilerin kişilikleri ile ilgili iftira aile namusu ile karşılaştırıldığında onursal açıdan farklı mıdır?
Başların, sorumluların baş olduklarının onurlarını koruması, ona teslim edilmiş bir emanet değil midir?
Soğuk savaş döneminin siyaset anlayışı olan, farklı fikirde olan “ihanet” içindedir, mantığı terk edilmelidir. “Ya komünistsin ya da bizdensin …” “İhanet” ciddi bir iddiadır, onursal bir saldırıdır.
İhanet ile farklı fikirde olmayı ayıramayan kifayetsiz-liğe prim verilmemelidir
Siyaset ve siyasetçilerin bu bitmez tükenmez, kendini aşındırma ve yıpratma hastalığı ne zaman bitecektir?
Neden her başa gelen, yöneten olayları şekillendirmek, tekrar dizayn etmek varken, dedikodunun, ispiyonun, dezenformas-yonun cazibesine kapılır? Bu temelsiz, asılsız, kanıtsız iddia, söylenti ahlaksızlığına karşı onurlu, kişilikli insanlar nasıl mücadele edecek? “Hayatta sahip olduğunuz tek şey çekiç ise, herkesi çivi olarak görürsünüz” Bir fikrin, partinin, ideolojinin, yol arkadaşlarına, yoldaşlarına sahip çıkılmazsa, yıpratılırsa siz bu yolda duyarlı, ilkeli ve onurlu insanları nasıl tutacaksınız?