Bursa Hakimiyet

Şiddeti yücelt, kol mesafesinde kal

Sevgi ve barış
Son yüzyılda içi en çok boşaltılan ve anlamsızlaşan iki kelime.
Kapitalizmin vahşi iletişim aygıtları ile tükettiği iki kavram.
Git bak. Her kültürde, toplumda bu iki kavram üstüne binlerce yazı, eser bulursun.
Herkesin dilindedir, herkesin dileğidir.
Gel gör ki, gerçek yaşamda “ara ki bulasın.”
Televizyonlara bak…
Sabahtan akşama “Mevlana”, “Yunus Emre” bir sevgi kumkuması gidiyor.
Yorumcuları dinle; sevgi ve barış dilekleri .
Köşe yazarlarını aç, oku. (Ben dahil) Sevginin, barışın erdemi…
Cuma vaazında, okulda derste, parti toplantılarında, dost sohbetlerine iki lafın biri “sevgi”…
Ramazanda, kandilde, camide, okulda ve dahi her toplantıda “barış“ ile başlayan şiirler, sözler, romanlar, yazılar.
Bire bir kimi dinlesem “barış güvercini”, “yaratandan ötürü yaratılanı sevenler” kulübü üyesi.
E be kardeşim…
Her gün bu karısını dövenler, öldürenler.
Hemşiresini, doktorunu yumruklayanlar,
Öğretmenini bıçaklayanlar,
Yazarlarını, aydınlarını kurşunlayanlar,
Trafikte bir korna için adam vuranlar, kim?
İçselleştiremezsen “sevgi ve barış”ı,
böyle engelli bir zeka ürünü gibi diline pelesenk olur.
Televizyonda elinde makineli tüfekle çoluk çocuk demeden herkesi tarayıp öldüren adamın elindeki silahı değil de, ağzındaki sigarayı buzlarsan,
Her gün haberlerde “kininin bekçisi bir gençlik” dilersen,
Her basın toplantısında “burunlardan fitil fitil getirmeler”,
yazana, okuyana “çakmalar olursa”,
Ve dahi “şiddeti bu kadar yüceltirsen”
çıkar adam sokağa, ilk fırsatta komşusunu yumruklar,
Bakkalını bıçaklar…
Hiçbir yerden çıkaramaz ise öfkesini, kol mesafesindeki karısını, çocuklarını pataklar...

GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ…
Yıl 1983 bilemedin 1984… Doğru Hakimiyet yazı işleri…
Mümin Gençoğlu almış gazeteyi, ofsete geçmiş. Herkes heyecanlı ve coşku dolu yıllar.
Kuponla ansiklopedi falan değil araba veriyor gazete o yıllarda, ardından Burgaz’da daire…
Sonuç 15 bine dayanan tiraj…
Orhan Gençoğlu işin başında, Engin Abi yazı işleri müdürü daha rahmetli Necmi Onur gelmemiş.
Tıp Fakültesi’nde okuyabilmek için öğrenci bursuma kefil olan Ahmet Emin ve Erdal Abi civan delikanlı. Önde sağda rahmetli Mümin Çotak, hep baba tavrı ile duayendi. Arka sıralarda şimdi İstanbul Sabah Gazetesi’nde Kutup Dalgakıranlar (her daim sakin), Ferah Altınlı (hep abla her zaman neşe dolu), herkesin abisi, muhabir İsmet abi, basın emekçisi rahmetli Ali Battal… En arka köşede bana çok şey öğreten, işinin duayeni ve şimdi herkesin abisi Erdal Özdür, arka camekanda gölgeleri seçilen sayfa sekreterleri Emir Bilen ve Nuri Kolaylı abiler (kaç gün saatlerce kahrımı çekip, işi öğreteceğiz diye kendini paraladılar) Fotoğrafta yok ama ( sonradan Sezen Aksu ile evlenen ve savaş muhabiri olan ) Ahmet Utlu vardı. Yan odada Mustafa Tunçakın, Cemal Ekentok, Engin Aksöz… Hala kurşun harfleri ve çinko kalıpları ile matbaada Cafer Amca…  En dip odada İsmet Kanşıra, oda arkadaşları ben ve yazar Ziya Güney… ve adını sayamadığım nice güzel insan..
Güzel insan diyorum…
Bugünlerdeki gibi kavga, dedikodu, kıskançlık ve sevgisizlik ortamı yok.
Günlük gazete çıkıyor ama gazete çıkana kadar muhabbetten, kahkahadan, gülmekten canımız çıkacak. Her an bir şaka yapan, gülen, şakadan anlayan, gülümseyen insanlar vardı.
Hepinizi sevgi ve minnetle selamlıyorum.
(Yerim oldukça o yıllara ait anı fotoğraflara yer vermeye çalışacağım)

Eyvallah…
Adettendir ilk yazıda bir "merhaba"…
1979 yılında İzmir Yeni Asır’da başlayan gazetede yazma ve çalışma macerası, 1988 yılında doktor oluncaya kadar sürdü.
Tıp Fakültesi öğrencilik yıllarımda Doğru Hakimiyet, Bursa Hakimiyet, Uludağ, Olay Gazetesi, Radyoaktif, Olay Radyo, Olay TV ve bir dolu dergi derken ara vereli 24 yıl olmuş.
Çeyrek asır sonra Sebile ve Burak’tan kurtaramadım yakamı…
"Yoğunum", "vaktim yok" dedim, olmadı.
"İşten çıkarılmış onca gazeteci, elinden köşesi alınmış bunca arkadaş varken hoş olur mu?" dedim. "Köşe yazısı için ‘gazeteci’ olmak şart değil, sizden istenen farklı fikirleri bir araya getirmek" dediler.
"Bakın iki gün sonra yayın politikanıza ters düşerim. Kimseye eyvallahım yok. Bildiğim gibi yazarım " dedim… "Yaz " dediler.
Sözün özü… Başladık işte.
İnternet dahil birçok yere yazıyordum zaten… Sanırım ara kuşak "sanal ortam dinozoru" olduğumdan illa bir kağıda dokunma derdi olsa gerek, gazete mürekkebini özlemişim.
Eyvallah ile başladım…
Hayatımın en bağımsız dönemindeyim. Ne devlete ne de bir sermayeye bağım var. Bu nedenle aklıma ne gelirse hesapsız kitapsız yazma niyetindeyim.
Ne önyargım ne de kimseye karşı son yargım var… Mantıkla ve vicdanla açıklayın ikna olurum.
Aklımla ve vicdanımla ölçülendiremediğim hiçbir ideoloji, inanç, parti, cemiyet, cemaat beni bağlamaz.
Olaylara insancıl, empati ile ve vicdanlı bir izanla bakma derdindeyim.
Yazımı görmediğiniz gün bilin ki gazetenin işine gelmeyen bir yazı yazmışım. İşten atılma ve kovulma kaygısı olmadan, bu nedenle daha şimdiden "eyvallah"…
Herkesin fikrine, inancına, düşüncelerine saygım sözde değildir.
Kimsenin de benim gibi düşünme zorunluluğu yok, ama ben de senin gibi düşünmediğim için hakaret etme, iftira atma yeter.
Tek eyvallahım okura… 3 kişi okur, 5 kişi okur, seven olur sevmeyen olur fark etmez…
Olduğu yere kadar…

Dakka bir, gol bir…

Dediğim gibi Yayın Yönetmeni Sebile ikna etti beni. Kıramadım Sebile’yi
Ertesi gün gazetenin kulağında anons " yeni yazarlarımız" Tahsin Bulut ile bir adamın arasında fotoğrafım.
Tahsin’i tanıyorum ama bu Dr. Bülent kim? Yazının altını okumadan "Dr." kısaltmasını görünce, bakıyorum hangi hastanede acaba diye? Tanıyamadım nitekim…
Okuyunca anlıyorum ki, bir gazetenin editörü…
Daha adını aklıma oturtamamışken, akşam haberlerini izliyorum televizyonlarda…
Bütün haberlerde benim yan yana fotoğrafım çıkan bu arkadaş,  gazetesinde köşe yazarlığı yapan (kısmete bak ki Bursa Hakimiyet’te de yazan) Ergun Babahan’ı, bir tweetini (ki küfretmediği sürece ne yazarsa yazsın) beğenmediği için sorgusuz sualsiz kovmuş.
Anlayacağınız fotoğrafını gördüğüm, adını duyduğum ilk gün, bu gazetenin bir başka köşe yazarını, bir başka gazetedeki köşesinden kovan, ama bu gazetede köşe yazarı olarak buluşan iki  "öteki fikirler" konusunda "hoşgörülü" köşe yazarı ile bir şekilde kaderimiz kesişti.
Umarım teğet geçer.

Orhan Özselek, Biyediç, Mususi ve Tulipan için oynayın
Yıl 1986… Atatürk Stadyumu’ndayız. İzmir’den Bursa’ya okumaya geleli 4 yıl olmuş.
Bursaspor, İzmir takımı Altay ile federasyon kupası için karşı karşıya gelmiş.
Sahanın içi, dışı karnaval.
2-0 bitti maç. Golleri Beyhan ve Tulipan atmıştı. 
Tulipan omuzlarda…
Çıktık caddelere, bayrak elimizde delirmişiz.
O gün bugündür Bursasporluyum… İkinci takımım da yok.
Yaşadığın, doyduğun toprağa borçtur, o kentin takımını desteklemek…
O günün kahramanlarından Tulipan, efsane kaptanlar Orhan Özselek, Biyediç, timsah yürüşünün mucidi Mususi rahmetli oldu.
Şimdi 26 yıl sonra bir kez daha delirtebilir misiniz bizi?
26 yıl sonra bir kez daha Bursasporlu olduğumuz için gururlandırır mısınız?
Bu akşam rica etsem sizden, bizden gayrı, binlerce yürekten de ayrı Orhan Özselek, Biyediç, Mususi ve Tulipan için oynar mısınız?