Bursa Hakimiyet

Hâlâ şükretmeyecek miyiz?

“Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” sözü boşuna söylenmemiştir. Bu sözde verilmek istenen sevgi, saygı, muhabbet ve dostluk mesajlarını çok önemsiyorum. İnsanın iç dünyasına hitap ediyor. 
Yapılan bir iyiliği daima yâd etmek ve iyilik karşısında teşekkür etmek insan olmanın özelliğidir. Madem bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı var, öyleyse Yüce Allah’ın biz kullarına sunduğu bin bir çeşit nimetlerin hatırı nedir, karşılığında neler yapılmalıdır?
İnsanı en güzel surette yaratan Yüce Allah, insanı akıl gibi üstün bir yetenekle donatmıştır. Akıl nimetinin sahibi olan insana sayısız nimetler sunan Allah, aynı zamanda da insana şükredici olmasını ve nankörlük etmemesini emretmiştir. Bu gerçek Kur’an-ı Kerim’de şöyle beyan buyrulur: “…Bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin!” (Bakara-152)
Bütün nimetlerin sahibi Allah’tır. Bir Müslüman için en önemli nimet imandır. İmandan sonra ise sağlıktır. Göklerde ve yerde her ne var ise hepsi insanın hizmetine sunulmuştur. İnsan ise Yüce Allah’a kulluk etmesi için yaratılmıştır. Bütün nimetleri insanın hizmetine sunan Allah’ın kullarından istediği birtakım görevler vardır. Bunlardan biri de “şükür”dür.
Şükür; Allah’ın insanlara verdiği nimetleri, Allah’ın razı olacağı şekilde kullanmak ve değerlendirmektir.
Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de verdiği nimetleri önce hatırlatmakta sonra da şükredilmesini emretmektedir. Nereye bakarsak bakalım, her yerde Allah’ın nimetlerini görürüz. Nimetler o kadar fazladır ki saymamız mümkün değildir. Kur’an’ın beyanına göre “Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız, saymakla bitiremezsiniz” (İbrahim-34)
“Benim veya bizim” dediğimiz ve sahibi olduğumuz hiçbir şeyi biz yaratmadık. Hepsinin gerçek sahibi Allah’tır. Biz sadece Allah’ın koyduğu kurallara uyarak O’nun izni doğrultusunda hareket ederiz. O’nun verdiği akıl ve ellerimizle nasibimizi aramaya ve toplamaya çalışırız. 
İnsan çok zengin bir varlıktır. İnsan vücuduna paha biçilemez. Bazı organlar trilyonlar değerindedir. Gözlerimizi acaba satar mıyız veya satarsak kaça satarız? Ya dilimizi, kulaklarımızı veya ayaklarımızı? Peki ya beynimizi veya kalbimizi?
Hadi bir nefes alalım ama vermeyelim. Ne oldu? Başaramadık mı? İnsan ne kadar da aciz bir varlık. Bir nefese bile hükmedemiyor. Aldığı nefesi veremiyor. Veya verdiği nefesi alamıyor. Demek ki nefesi alıp vermek bile iki nimeti aynı anda yaşamak demektir. Biz hiçbir şey bilmezken, bizlere sonsuz nimetleri bahşeden Allah şöyle buyuruyor:
“Siz, hiçbir şey bilmezken Allah sizi analarınızın karnından çıkardı. Şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi.” (Nahl-78)
Şükür; nimetin kendi cinsinden karşılığı ile olmalıdır. Yani namazın şükrü namazla, orucun şükrü oruçla, malın şükrü mal ile…olmalıdır. Yoksa nimetler karşısında “çok şükür” demek şükrün bir ifadesi veya karşılığı değildir.
Şükür nimetlerin artmasına, nankörlük ise azalmasına hatta nimetlerin elden gitmesine sebep olur. Allah şükreden insana bolca verir. Çünkü Allah “eş Şekûr (Yapılanın karşılığını kat kat veren)”dir. 
İnsanı en yüce makamlara çıkaran şükürdür. İnsanı en aşağı seviyelere düşüren ise nimetler karşısında nankörlüktür, inkârdır.
Şükür, kanaattir.
Şükür, berekettir.
Şükür, sabırdır.
Şükür, memnuniyettir.
Şükür, nimetlerin gerçek sahibini bilmektir.
Allah’ı bilen, bulan ve şükreden herkes zindanda da olsa saraydadır. O’nu bilmeyen, bulamayan ve şükretmeyen ise sarayda da olsa zindandadır.