Bursa Hakimiyet

Avrupa’nın merkezci zihni

Batı düşüncesi, dini, insanlığın sosyal ve insani ihtiyaçlarından biri olarak görmekte dahi tereddüt ediyor.
Toleranslı olma iddiasındaki bu düşünce, dini ibadetleri yerine getirme konusunda bireysel öz gürlüğü kabul ederken, dinin sosyo- ekonomik ve siyasal rolünü gericilik ve felakete sürükleniş, dini radikalizme ve fundamentalizme teslimiyet olarak görüyor.(Murad Wilfreid Hofmann)
Çağdaş İslami uyanışın fikri temelleri iki İslami esasın, birlik(tevhid) ve sosyal adaletin zaman- mekan boyutunda gerçekleştirilmesinde yatmaktadır. Bu ise sistematik sosyal değişimi ve kurumsal yeniden yapılanmayı, yani model değişimini gerektirir. İslam’ın ileriye dönük bu iki temel prensibi, yeni bir ahlaki bakış açısını gerekli kılar. Bu bakış açısına göre insan ilişkilerinin ferdi, ai-levi, sosyal, ekonomik ve siyasal yönleri küresel İslam ahlakı üzerine bina edilir.
Bu küresel İslam ahlakı, hayat hakkı, mantıklı ve makul bir hayat tarzı, şahsiyet bütünlüğü, din ve vicdan özgürlüğü, herkes için mülkiyet hakkı ve sosyal adalet gibi temel insani hakları konularında, diğer sistemlerle aynı kaygıları paylaşır. Aksine, bu temel insani ve ahlaki hakları rengine, ırkına, kavmine ve dinine bakılmaksızın her insanın hakkı olarak kabul görür.
İslam’ı sadece belirli ibadetlerin yerine getirilmesinden ibaret bireysel bir inanç sistemi değil, aynı zamanda hayatın bütününü kucaklayan bir hayat nizamı olarak algılayan çağdaş İslami uyanış, siyasal ve ekonomik alanlar dahil, tam bir sosyal değişimi temsil etmektedir. Sistematik ve demokratik bir süreci savunması, dini despotluk veya teokrasi istediği şeklinde algılanmamalıdır. Genelde böyle bir yanlış anlama söz konusudur; ve bu yanlış anlamanın bir sonucu olarak, ihyacı hareketler- Batının eseri olduğu iddia edilen- sivil ve özgür topluma bir tehdit olarak görülmüşlerdir.
İslam ve Müslümanlar hakkındaki bu yersiz kuşkular Batı’yı, Orta Asya, Afrika, Güney ve Güneydoğu Asya’daki özgürlük hareketlerini çağdaş laik Batı dünyasına yönelik bir tehdit olarak algılamaya itti. Bu sebeple İslami hareketlerin anayasal ve demokratik mücadeleleri bile, mutlak siyasal güç mücadelesi olarak anlaşıldı. Bunun en açık örneği Cezayir’de görüldü. Demokratik kurallar çerçevesinde seçimlerin ilk turunu kazanan ve ikinci turda iktidara gelmesi kesin görünen İslami Hareket (FİS) yerine, askeri idare tercih edildi.