Bursa Hakimiyet

Hastalıklar herkesin bir Truva atıdır

Modern dünyanın Truva Savaşı, savaş alanlarının dışında yapılıyor artık. Bu durumda hastalıklar, Susan Sontang’ın ifadesiyle söylemek gerekirse, herkesin bir Truva atıdır. Öfke, kin, nefret, hırs, zan, insan ruhunu ihata eden hastalıklardır ayrıca.
Okyanusların, göllerin, akarsuların ve ormanların ölümü, dünyanın yoksul köşelerindeki nüfusların kontrolsüz artışı, büyük kentlere yapılan kontrolsüz göçler, Çernobil gibi nükleer kazalar, ozon tabakasının aşınıp delinmesi, süper güçler arasındaki kapışmanın yol açtığı tehdit, bu büyük güçlerin denetimi altında bulunamayan “ haydut “ devletlerden birinin nükleer bir karşı saldırı başlatması ve sonu gelmeyen uzayıp giden bir dolu liste…
Nükleer teknolojiler, biyoteknolojiler, böcek zehirleri, toksit biyolojik zararlılar, kirlenen toprak ve yeraltı suları, hayvan hakları ya da akla gelen herhangi bir şey, hoşnutsuzluk yaratarak güvensizlik zeminlerinde dolanıp durmaktadır. 
Güvensizliğin odağına yerleştiğimiz bir çağda, barış yılları ve savaş yılları gibi bir değerlendirme yapmak da bir o kadar imkansız hale gelmektedir. Toplumsal ve ekonomik düzenin bütününde meydana gelen köklü değişimler, savaşın doğasını değiştirmektedir. Sanayi üretimindeki genel değişim sürecinin bir uzantısı olarak savaş da sanayileşmiştir.
Tahrip gücü yüksek patlayıcılar, fosfor bombalarıyla napalm, zehir ve sinir gazları, bombardıman uçakları ve hatta nükleer silahlar, metal üretimiyle enerji mühendisliğindeki gelişmenin birer örneği olmaktadır. Örneğin gıda dehşeti, genetik ve modifikasyona karşı kampanya yürütenlerin bekledikleri karar fırsatıdır. 
Genetik olarak “ayarı değiştirilmiş” gıdaların neden olduğu en önemli tehlike, değişikliğe uğratılan tohumların rüzgarla taşınıp, değiştirilmemiş olanlarla karışmasıdır. Ancak toplumun biyolojik çeşitliliğe yönelik bu ince ve görünmeyen tehlikeye ilgisinin çekilmesi zor olmaktadır. 
90 dakikalık bir futbol maçının” kritiği” televizyon kanallarında günlerce ve her gün saatlerce gösterilmesine rağmen bu gibi hayati konulara ayrılan süre neredeyse yok gibidir. Bütün bunların altında yatan insanoğlundaki hırs ve onun yarattığı doyumsuzluk halidir.
Maddi dünyanın karşısına ruhani bir dünyayı koymak, sanayi öncesi toplumlara özgün bir şey değildir. Çünkü yüzyıllar boyu, kendi zamanlarına isyan eden bireyler her seferinde geçmişteki “ altın çağı” tasavvur ettiler. 
Modern toplum kârdan başka bir şeyi düşünmemekle suçlandı; edebiyatı, âdi bir realizme ve alçak bir materyalizme dayanmakla itham edildi. Bu yüzden suç, ceza ve öfke devam edecektir.