Devlet Bahçeli: Kimse yanlış hesap yapmasın!

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin grup toplantısında açıklamalarda bulundu. Bahçeli ABD-İsrail ve İran savaşına ilişkin "ABD'nin siyonizmin tahrik ve tertibine gelerek İran'a saldırması bölgesel ve küresel dengeleri sakatlayacak mahiyettedir. Bu saldırganlık gayrimeşrudur. Bu saldırganlık gayri hukukidir. Bu saldırganlık gayri ahlakidir. Uluslararası hukuku takan ve tanıyan yoktur" dedi.

Haber Giriş Tarihi: 03.03.2026 11:28
Haber Güncellenme Tarihi: 03.03.2026 11:28

İşte Bahçeli'nin konuşmasından öne çıkan satır başları; Bizleri ekranlarından, radyo kanallarından, sosyal medya platformlarından takip eden aziz vatandaşlarımıza, gönül ve kültür coğrafyalarımızın her köşesinde haysiyetli bir hayatın mücadelesini veren değerli kardeşlerimize en iyi dileklerimle birlikte şükranlarımı sunuyorum. Konuşmamın hemen başında teessüf ve teessürle ifade etmek istiyorum ki içinde bulunduğumuz değerler hiyerarşisi, insani ve vicdani ölçüler piramidi ağır hasarlıdır. Bundan mütevellit kriz, kaos ve karmaşa hâli dünyanın üzerine adeta karabasan gibi çökmüş durumdadır. Körüklenen istikrarsızlık ateşi yalnızca coğrafyaların bacasını sarmakla kalmamış, geleceği de aşırılaşmış risk ve tehlikelerle kundaklamaya başlamıştır.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının vahim sonuçları en üst tesirini kaybetmemişken halka halka genişleyen yeni savaşlar silsilesinin nasıl bir vahşet ortamına davetiye çıkaracağını isabetle öngörmek, emin olunuz ki kolay değildir. İnsanın doğuştan sahip olduğu haklara, tartışılmaz miras ve değerler müktesebatına saygı ve sadakat maalesef kalmamıştır. Geldiğimiz bu aşamada güçsüz haklı, haksız ise güçlü konumdadır. Küreselleşen etik ve ahlak kargaşası, kamçılanan hâkimiyet ve paylaşım kavgaları özlemle beklenen geniş çaplı barış, huzur ve istikrar arayışlarını ne yazık ki boşa düşürmektedir. Bildiğiniz gibi gelecek zamanın ahlakından bahsedilemez. Her ahlak, her kültür geçmişten süzülerek bugünlere ulaşır. Fakat geleceğin silahla ve zora dayalı inşası amacıyla günümüzün tüm barbarlıklarının zincirlerinden boşandığı da ortadadır. Geçmişe merhamet ve minnet, sadakat hissinin zaman aşımına uğramaması mütemadi bir görevdir. Geleceğe sahip çıkmak, geleceğin heba ve heder olmasının önüne geçmek ise bugün taşıdığımız en bariz sorumlulukların başında gelmektedir.

Bölgesel ve küresel tansiyonun çok yükseldiği bir dönemde Türkiye olarak sağduyu ve soğukkanlılıkla hareket etmek, barışçıl çabaları destekleyip teşvik etmek mümeyyiz nitelikli politik ve diplomatik bir tutum tercihidir. Böylesi alacakaranlık dönemlerde duygusal tepkilere, duyumsal temkinlere itibar ve ihtimam gösterilmemesi devlet ve millet aklının müşterek hassasiyeti olmalıdır. Bu kapsamda etrafımızda dolaştığımız asıl mevzunun tam ağırlık merkezine geldiğimiz takdirde mahut uzak gelişmeler karşısındaki yorum ve değerlendirmelerimizi aklıselim bir siyasi ve ahlaki çerçevede yapmamız kaçınılmazdır.

"BU SALDIRGANLIK GAYRİMEŞRUDUR, GAYRİ HUKUKİDİR"

Öncelikle şu hususu ifade etmeliyim ki Amerika Birleşik Devletleri'nin Siyonizmin tahrik ve tertibine gelerek İran'a saldırması bölgesel ve küresel dengeleri sakatlayacak mahiyettedir. Bu saldırganlık gayrimeşrudur. Bu saldırganlık gayri hukukidir. Bu saldırganlık gayri ahlakidir. Uluslararası hukuku takan ve tanıyan yoktur. Dünyada orman kanunlarının geçerli olmadığını iddia edecek bir akıl ve mantık sahibinden bahsedilemeyecektir.

Hani müzakereler sürüyordu? Hani görüşmeler devam ediyor, anlaşmaya ve uzlaşmaya yakın bulunduğu iddia ediliyordu? 26 Şubat 2026 tarihinde Cenevre'de düzenlenen müzakereler sonrası Umman Dışişleri Bakanı, İran'ın zenginleştirilmiş uranyumu sıfırlamayı kabul ettiğini açıklamıştı. Amerika Birleşik Devletleri ve İran eş zamanlı olarak müzakerelerde ilerleme olduğuna dair mesajlar vermişlerdi. Hatta Cenevre'nin ardından süregelen görüşmelerin Viyana'da devam edeceği bile duyurulmuştu.

"HAMANEY'İN ÖLDÜRÜLMESİ ALÇAKLIK"

28 Şubat 2026 Cumartesi günü malum müzakerelerle ilgili gelişmeleri ele almak maksadıyla İran'ın dini lideri Ali Hamaney üst düzey görevli siyasetçi ve bürokratlarla toplantı hâlindeyken İsrail'in saldırması ve sonuçta mezkûr toplantıda bulunanların katledilmesi tam anlamıyla alçaklıktır. Casuslar İran'ın en kilit ve mahrem alanlarına kademe kademe sızmışlardır. Hain ve ajanlar içeride olunca kale kapısı kilit tutmamıştır. Siyonist eşkıyalık dürte dürte, ite ite Amerika Birleşik Devletleri ile İran'a saldırtmıştır. Müzakereler kisvesi ile İran'a tuzak kurulmuştur. Hamaney'in ölümünden sonra MOSSAD ajanlarının yıkıntılar altındaki anlık görüntüleri kaydederek Netanyahu'nun ofisine göndermesi dehşet uyandıran bir organize saldırganlığın göstergesi değil de nedir? İran'ın iş yönetimi ile askerî ve stratejik altyapısı hedef alınmıştır. Tahran yönetimi evvel emirde istihbarat oyunlarına ve bu çerçevede ilerletilen operasyonlara boyun eğmek zorunda kalmıştır.

"İÇ CEPHENİN ÖNEMİ ANLAŞILMIŞTIR"

Buradaki amacım ABD-İsrail koalisyonunun İran'a yaptığı saldırıları detaylarıyla anlatmak değildir. Kaldı ki haber bülteni değiliz, haber ajansı değiliz, savaş muhabiri hiç değiliz. Maksadımız komşumuz İran'ı hedef alan çok boyutlu saldırılardan çıkarmamız gereken dersler olduğunu, tehdidin ne kadar yakınlaştığını ve acımasızlığını görmenin beka düzeyinde aciliyet arz ettiğini izah ve ifade etmektir.

İç cephenin önemi, millî birlik ve dayanışmanın değeri zannederim çok daha iyi anlaşılmış ve açıklığa kavuşmuştur. Komşu ülkemiz İran'ın başına gelen dehşet verici musibetlerden ülkemizi soyutlamak ve ayrı düşünmek hem imkânsız hem de izansızlıktır. Terörsüz Türkiye hedefine dudak büken aymazlar, ne yaptığımızı, neyi amaçladığımızı daha iyi görüyor musunuz? Türk-Kürt kardeşliğine yaptığımız samimi ve sahici çağrıyı utanmadan çarpıtan, PKK'nın kurucu önderliğinin 27 Şubat çağrısına her zaviyeden saldıran mayası ve meşrebi karışık zihniyetler çevremizdeki ateş çemberinden herhangi bir sonuç çıkarıyor musunuz? Vatan ve millet sevgisi konusunda, millî birlik ve kardeşlik bahsinde bizimle aşık atmaya, boy ölçüşmeye, rekabet etmeye, hatta kibirli bir üslupla ayar vermeye çalışan siyasi ucubeler nasıl bir felaket ve fecaatin kıyısından döndüğümüzü daha ne zaman anlamayı düşünüyorsunuz? İç cephemiz sarsılırsa sağımızın solumuzun zehirli aşiretlere dolacağını merak ediyorum ne zaman görmeyi ümit ediyorsunuz. Edirne'yi Enver alacağına Bulgar alsın diyenlerin işbirlikçi torunları, sözde milliyetçi geçinen milletsizler sorarım sizlere bir olmuş, diri olmuş, hep birlikte tek yürek olmuş Türkiye'nin neresinden rahatsızsınız? Oyumuz şu olmuş bu olmuş hepsi fasafiso, hepsi beyhude. Vatan ve millet elden gidince, devlet hükmü şahsiyetini kaybedince ne yapalım oyu, nasıl yapalım siyaseti, ne diyelim geleceğimiz nesline, hangi bahaneleri üretelim ecdadımızın yüzüne? Nasıl olsa sırtınızda yumurta küfesi yoktur.

Değerli arkadaşlarım. Oğuz boyunun Anadolu'ya gelişinin üzerinden bin yıl geçmiş bulunmaktadır. Her yıl kutlamaya ve bu tarihi olayın hatıralarını derinden yaşamaya devam ediyoruz. Tarihte herhangi bir saikle çaresiz toplumların kitleler hâlinde kendilerine coğrafyalar aradıklarını biliyoruz. Artık sınırların resmileştiği günümüzde bile bu arayışların büyük kitlesel sığınmalara yol açtığını görüyoruz. Ancak bu tür toplu yönelişler için yalnızca doğru zamanda olması değil, doğru yöntemlerle de gerçekleşmesi gerekmektedir. Biz bunun kadim insanlık geçmişi ve kalıcı olma gerekliliğinin bilincindeyiz. Bizim tarihimiz bunu görmüştür. Birlikte severek ve inanarak birbirimize bağlandık. Anılarımız bir, acılarımız bir, biz büyük bir aileyiz diyerek tanımladığımız büyük milletimiz ana yurt Orta Asya'dan sonra bu coğrafyada vücut bulmuştur. Ne mutlu ki kudretli devletler halkası ardı ardına inşa edilerek tarihin imbiklerinden iftiharla süzülmesini bilmiştir. Bu vatanın bağrında yaşayan aziz millet varlığı devlet ve millet kaynaşmasının en güzel örneklerini vermiş, yurt bellediği bu coğrafyayı canı, kanı ve varlığı pahasına savunarak vatanlaştırmıştır.

Anadolu'muzun eski çağlarda yeryüzüne hükümran olmak isteyen cihangirler için hedef topraklar hâline gelmiş olduğunu hepimiz biliyoruz, okuyoruz, görüyoruz. Namusu, gücü ve onuru olan her millet gibi bizim milletimiz de vatanına göz dikenlere karşı tek nefes olarak savunma başarısını göstermiştir. Aziz millet varlığı barındığı yerlerde güvenliği sağladıkça, esenliği temin ettikçe, hürriyetine sahip çıktıkça tarım, hayvancılık ve zanaat gibi günlük hayatın gereklerinde de önemli mesafeler almıştır. Üç kıtanın Avrupa, Asya ve Afrika'nın kesiştiği kavşaktaki bu coğrafyanın takdir edersiniz ki bir varoluşu koruma, yaşatma ve sürdürme politikası oluşmuştur. Buraların nasıl yönetileceği, nasıl korunacağı, nasıl denge sağlanacağı, sorunların nasıl aşılacağı ve önleneceği konusunda asırların bilgeliği zaman içinde olgunlaşarak tecelli etmiştir. Bu jeopolitik ve zorlu yapının nasıl yönetilebileceğini öğrenmiş tecrübî devlet aklından, burada nasıl var olabileceğini iyice kavramış millî alışkanlık ve millî kültürden, kimin dost, kimin düşman, kimin hain olduğunu bilen yüksek ferasetten, bin yılın savaş, isyan, kan ve gözyaşlarıyla yoğrulmuş ağır derslerinden, bu vatana yönelen tehditlere karşı birer birer kazandığımız zaferlerden, bin yılı her anıyla derinden yaşamış ve hissetmiş insanımızın yüksek sezgisinden ve kuşkusuz tarih içinde yaşanmış acı hatıralardan arta kalan derslerden süzülüp gelmiştir. Bu yüzden yaşanan coğrafyanın devlet yönetimine yüklediği sorumluluğa jeopolitik diyoruz. Politikanın coğrafyadan doğan sentezini böyle tanımlıyoruz. Çünkü coğrafya anlayışımızı değiştiriyor. Bakışımızı değiştiriyor. Fikrimizi değiştiriyor. Bir bozkırda yalnız yaşayan bir boyun karşılaşacağı yeni insanlarla birlikte yaşaması onu nasıl yeni şartlara uymaya zorluyorsa, muazzam toprakları yönetmeye talip bir nizam arayışının da barış, huzur ve kardeşlik doğuracak yeni bir anlayışa sahip olmasını zorunlu hâle getirmektedir. Türk milletinin muazzam varlığını bağrına basan Anadolu'yu merkez edinmiş olmasının hikmeti de bu olsa gerektir. Asırlar süren yerleşimden sonra Osmanlı Devleti'nin küçülmeye başladığı dönemde de Anadolu asla terk etmeyeceğimiz ana yurdumuz olmuştur.

İstiklal Savaşımızın stratejisi, bizi Anadolu'dan atmak ve dar bir alana sıkıştırmak isteyen müstevli güçlere karşı öncelikle Anadolu'nun kurtarılması olmuştur. Bu itibarla bunca mücadelenin sonunda kurulan Cumhuriyetimiz ve siyasi başkentimiz Ankara, bin yıllık Anadolu'daki Türk jeopolitiğinin hem gereği hem muhteşem anısı hem de mükâfatıdır. Türk milliyetçisi olarak biliyor ve savunuyoruz ki nerede bir soydaşımız ve din kardeşimiz varsa yüreğimizin bir parçası da oralarda atmaktadır. Bugün ve her geçen gün varlıklarını yükselten Orta Asya coğrafyasındaki Türk devletleri ve İslam âlemi şerefli tarihimizin vazgeçemeyeceğimiz parçalarıdır. Allah'a secde eden milyarlarca Müslüman da dünyanın her yerinde bizlerle inanç ve gönül bağıyla irtibatlanmış din kardeşlerimizdir. Bu milyarlık beşeriyetin bir kısmı ile tarih içinde ayrı coğrafyalara düşerek jeopolitik illiyetimizi azaltmış durumdayız. Bir kısmıyla ise daha yakın dönemlerde beraberce sürdürmek istediğimiz siyasi geleceğimizi çok çeşitli amillerin etkisiyle kaybetmiş haldeyiz. Bu nedenle Anadolu dışı coğrafyalarda kalan soydaş ve dindaşlarımız bugün sayıları 60'a varan devletlerde hayatlarını sürdürmektedir. Üstelik kurucu kahramanlarımızın bir kısmı da kaybedilmiş bu toprakların evlatlarıdır. Bugün kendi kaynaklarından yükselen, kendi beşeriyetinden kuvvet bulan ve bu yüksek caydırıcı gücüyle kötü niyetleri durduran Türkiye Cumhuriyeti Devleti vardır. Elbette bütün çabalara ve iyi niyete rağmen her sorunun çözülmüş olduğunu, insanımızın devletinden beklediği her talebin karşılandığını ileri sürecek değiliz. Ancak hayatın meşgalesi içinde bunlar da vardır ve olması hem demokratik hem insani hem de siyasi bir realitedir. Doğal karşılamak lazımdır. İhtiyaçların sonsuz, kaynakların yetersiz olduğu denklemde pek tabii toplumun beklentileri makul hamlelerle karşılanmalıdır. Osmanlı Devleti'nin son yüzyılı hepimizin malumudur. Kaybetmiş olduğu topraklarla ilişkili olarak coğrafyasının küçülmesine bağlı şekilde politiğini de değiştirmek mecburiyetinde kalmıştır. Bizler onları neden savunmadılar, neden direnmediler, neden doğru okumadılar diye asla suçlayamayız. Dönemin şartları yapılması gereken her kahramanlığı ve her direnci göstermiş olmalarına rağmen coğrafyaların elden çıkmasını önleyememiştir.

Bu muhteşem kadro yeni şartların gerektirdiği ve getireceği ortamı doğru okuyup dönemin en gerçekçi yorumunu yapmayı başarmıştır. Biz Türk milliyetçileri olarak bu tedrici değişimi okumayı hem çok önemli hem de beka düzeyinde anlamlı bulmaktayız. Çünkü çekilmeye başlanılan ve artık kalıcı olarak kopacağı anlaşılan toprakların eski politiğini ısrarla savunmak Anadolu'muzun da kaybedilmesine yol açacak tarihî bir zafiyet olacaktı. Dönemin İstanbul Hükûmeti'nin her yandan kuşatılan ve kaybedilmeye başlanılan topraklar karşısındaki en büyük yorum yanlışlığı da bizce buydu. Bu tarihî değerlendirme hatası onları Anadolu'nun işgaline göz yummaya ve işgalcilerle iş birliğine kadar götürecekti. Anadolu merkezli yeni millî jeopolitik ise aslında dönemin Türk milliyetçilerinin fikrinde ve ruhunda uyanmıştı. Özellikle İttihat ve Terakki yönetimi sınırlarını biraz daha geniş tutarak kendisine yeni nüfus alanı çizmişti. Kurtuluş Savaşı kahramanları tarihin akışını tersine çevirmekle uğraşıp eldeki toprakları da kaybetmek yerine mevcudu elde tutmaya yönelerek Anadolu ve Rumeli topraklarını kurtarmayı başarmışlardı. Bu derin ve hikmetli stratejik aklı bugün her şey olup bittikten sonra yorumlamak kolay olabilir. Ama savaşırken düşünmeyi öğrenmiş bir milletin çocukları olarak bunu tam da ihtiyaç duyulan anlarda doğru okumaları her türlü takdirin üstündedir. Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere bu muazzam stratejik dönüşümü başarmış bütün kahramanlarımızı en samimi hissiyatımla, hürmetle, rahmetle ve hasretle anıyorum. Bu kadronun önemli bir kısmı kaybedilen coğrafyaların evlatlarıydı ve eldeki ana yurdun bağımsızlığı için hayatlarını ortaya koymuşlardı. Üsküp'ün, Kosova'nın, Kırcaali'nin, Dedeağaç'ın, Bağdat'ın, Gazze'nin, Musul'un, Kerkük'ün, Halep'in ve pek çok yerin artık bizde olmadığı bu yeni coğrafyada buraları hiç kaybetmemiş gibi davranarak hâlâ eski coğrafyada ısrar etmenin pratikte anlamı olmadığını fark etmişlerdi. Ama akılları yine de haklı olarak Misakımillî sınırlarında ve maşerî vicdanda mahfuz eski vatan topraklarında kalmıştı.

Değerli dava arkadaşlarım, tarih yanlış zamanda doğru adım atanlarla doğru zamanda yanlış adım atanların yaşadığı hezimetlere ve yıkımlara şahitlik etmektedir. Bir yanlışın bütün doğruları götürdüğü bu stratejik hesapta önemli olan doğru adımın yine doğru zamanda atılabilmesidir. Nitekim mesela Atatürk'ün Hatay'ı Fransızlardan geri alması iki doğrunun yani doğru zaman ve doğru adımın doğru bir denklem içinde işlemesiyle mümkün olmuştur. Silah atmaya gerek kalmadan tarihî bir Türk yurdu ana vatana katılmıştır. Bu sözlerimden sınırların ötesinde kalmış millî gerçeklerimizin ve millî varlığımızın ihmal edilmesi gibi bir sonuç çıkarılmasını istemem. Kültürel anılarımızın hâlâ taze olduğu ve şeraitimizin hâlâ yaşamaya devam ettiği bu topraklar ve insanlar ile bir gün yeniden kucaklaşma hayalini kurmak çok değerli bir tutkumuzdur. Ancak sanki hiç kaybedilmemiş gibi davranarak bir devletin siyasi ve felsefi sıklet merkezini hayali noktalar üzerinde okuyup değiştirmeye çalışmak başka bir şeydir.

"ANKARA YALNIZCA YÖNETİM MERKEZİMİZ DEĞİL, STRATEJİK MERKEZİMİZDİR"

Bu nedenle yurtta sulh, cihanda sulh kavramını ikame eden yeni jeopolitik pergelin başkentimiz Ankara'ya konmasıyla doğmuş olmasını bu anlayışa bağlamak tarihin akışına etki etmiştir. Unutmayalım ki Ankara, yeni devletimizin ilan edilmesinden 42 ay önce bu jeopolitik merkeze dönüşerek Kurtuluş Savaşı'nın yönetimini üstlenmiştir. Yani Türk milleti takdir edeceğiniz üzere politikasını coğrafyasından önce oluşturmuştur. Ankara, yepyeni Türk Devleti'nin etki ve kapsama çemberini belirlemek üzere pergel ucunun ulustaki millet meclisi kürsüsüne batırılmasıyla çizilen milli coğrafyanın yönetim merkezidir. Bunları sizlerle paylaşmaktaki muradım elbette tarih konusunda sizlere ders vermek değildir. Amacım yaşadığımız anı, yaşayacağımız geleceği, umutlarımızı, ülkülerimizi, fikirlerimizi ve duygularımızı gerçekçi, uygulanabilir ve ulaşılabilir hale getirmeye matuftur. Ülkesiz yol alamayacağımızı, ülkesiz yola koyulamayacağımızı elbette biliyoruz. Ancak hesaplanmamış yolculukların bizleri nerelere götüreceğini önceden bilmemiz mümkün değildir. Tarih kendisinde güç vehmederek çıktığı serüvende tacını ve tahtını kaybetmiş saltanat sahipleriyle doludur.

Bu izahların ışığında Ankara yalnızca yönetim merkezimiz değildir. Aynı zamanda Anadolu jeopolitiğinin gerçeğinden doğmuş stratejik merkezimizdir. Tarihin derinlerinden beslenen ve ders çıkaran devlet ve yönetim aklının da merkezidir. Varlığı ve sürekliliği hem günümüzün ve gerçeğimizin hem de hayallerimizin ve hedeflerimizin devamı mahiyetinde teminatıdır. Şartlar bir gün başka coğrafyaları yönetme imkânı verirse o anın koşullarına göre yeni bir coğrafya oluşturma fırsatı doğabilir. Bugünkü gerçekler bize istesek de istemesek de hesaplarımızı ve adımlarımızı başka başkentlerden bakarak çözme imkânı vermemektedir. Biz yeryüzüne Ankara'dan bakmak zorundayız. Başka başkentlerin veya merkezlerin çekim alanına kapılarak yapacağımız yorum ve yaklaşımları savunmak düşünülmek istenen küresel tuzaklar için bir bahane yaratacaktır. Ankara'nın ve Türkiye'nin güvenliği her şeyin önünde ve üstündedir. Türkiye mevcut ağırlığıyla bölgesindeki mazlumların güvencesidir. Türkiye'nin varlığı onların umut adası demektir. Ne var ki önce düşüneceğimiz, öncelikle müdafaa edeceğimiz Türkiye'nin güvenliği, bekası, iç barış ve huzur ortamıdır. İşte terörsüz Türkiye hedefiyle yapmak istediğimiz de tam budur. Dünyaya Ankara'dan bakmaktan, milli birlik ve kardeşliğimizi gözü kara biçimde savunmaktan başka seçeneğimiz yoktur. Bölgesel ve küresel sorun alanlarına karşı barışçıl, insani, vicdan temelli ve ahlaki tutarlılığın iz düşümünde yaklaşmanın dışında bir diğer tercihimiz söz konusu değildir.

Son söz olarak İran'a yapılan mütehakkim ve mütecaviz saldırıları hiç tereddütsüz kınıyorum. Afganistan ile Pakistan arasındaki çatışmaların son bulmasını, küresel güçlerin dolduruşuna gelerek ilerletilen savaş ve çatışmaların yerini barış ve sükûnet ortamına bırakmasını içtenlikle diliyorum. Bu duygu ve düşüncelerle konuşmamı bitirirken alayınızı saygılarımla selamlıyorum. Sağ olun, var olun, Cenab-ı Allah'a emanet olun.