Duvarlarla konuşan ressam
Dünyaca tanınan, Türkiye'nin en önemli ressamı Burhan Doğançay Bodrum'daki evinin kapılarını Rıza Öziş'e açtı. Birbirinden önemli açıklamalar yapan ünlü ressam bugünlere nasıl geldiğini anlattı.
MAGAZİN , 24 Haziran 2012 Pazar, 11:33
Duvarlarla konuşan ressam
İlk resmi 6 yaşında yapmışsınız, ressam olarak doğmuşsunuz sanki!.
Ona bakarsanız her çocuğun genlerinde var resim. Çünkü ilk resim 30 bin sene önce yapıldı mağaralarda. Ve sadece resimde dahi çocuk yok, piyanoda var, kemanda var resimde yok.

Şu an Türkiye’nin dünyada en çok tanınan ressamısınız... Her açıdan... Müze ve koleksiyonlarda yer alma açısından, resim değeri açısından...

Ben resmin yanında hukuk okudum. Sonra Paris’e gittim. İktisat doktorası yapıp Ticaret Bakanlığı’nda özel kalem müdürü olarak memuriyete başladım. 1956’da Fuar Komiseri olarak İzmir’e geldim mesela. Resim hep vardı hayatımda. Ama Türki-ye’de ressam olacağınıza ayağınıza taş bağlayıp Sarayburnu’ndan denize atın kendinizi. Resim tarihimize bakarsanız eski ressamlarımızın hepsi akademide hoca idi. Hoca olmayan ressamın yaşamasına imkan yoktu. Ya da memur olacaktınız...

Kolay iş değil ressamlık...

Doğru ve bu bütün dünyada böyle. 1958’de Brüksel’deki dünya fuarında Türkiye bölümünün müdürlüğünü yaptım. O zamandan beri hep şunu söylemişimdir: Türkiye dışarı açılmazsa, kendi kendimizi aldatmış oluruz. Memuriyette iken benim bütün gayem bir gün Amerika’ya gidip dünyanın sanat merkezinde, ‘bir Türk de belki dünya güzel sanatlar birinci liginde olmasa bile ikinci liginde oynayabilir’i kanıtlamaktı. Turizm Genel Müdürü oldum. Ortadoğu’nun turizm başkanı oldum...

NEW YORK’TA İSTİFA

1962’de Turizm ve Tanıtma Bakanlığı tanıtma ve enformasyon elemanı ‘diplomat’ olarak New York’a gittim. 1964’te istifa ettim. Kabul etmediler. Dedim ki “Ben ressam olmak istiyorum!”

Dostlarınızın sayısı da azalmıştır...

Tabii... Bir televizyondan sordular ‘Delilik yapıp istifa ettin... Ne olacak şimdi!’ diye... New York’ta 90 bin ressam var, dünyanın en iyileri. Ama ben çalışmayı ve sabretmeyi aklıma koymuştum.Kendime söz verdim’ ‘Bu iş ya olacak,ya olacak ‘’diye

Şu zamana kadar kaç resim yaptınız tahminen ?

Aşağı yukarı 4 bin küsur... hatırlayabildiğim!...Ben bu çalışmalara başlamadan önce 114 ülkeye gidip dünya duvarlarını fotoğrafladım. 47 bin slaytlık bir dünya duvarları arşivi var bende. Sürekli çalışırım. Şu anda mesela 3-4 sergi açacak resim var bende.
Türkiye’nin en yüksek değere ulaşmış resmi de size ait. 1987 yılında yaptığınız ‘Mavi Senfoni” 2009’da 1.5 milyon dolara satıldı.

Türkiye’de hala müzayedenin ne olduğu bilinmiyor.’’ Mavi Senfoni’’ açık artırmada 1.5 milyon dolara çıkınca salonda ‘Uuu !’ nidaları ile manşetlere çıktı. Ben o resmi bin dolara satmışımdır. Ama o zamanki o bin dolar benim için 1 milyar dolar! Boya alacak param yok belki.

ÜNİVERSİTELER ÇAĞRI

Üniversiteler için elimden geldiğince çalıştım. Hacettepe’de müze kurdurttum. Tonla resim verdim onlara. Yaşar Üniversitesi’ne, Erzurum Üniversitesi’ne, bütün üniversitelere ben elimden geldiği kadar yardım etmeye çalışıyorum. Ege ve Dokuz Eylül’le de temastayım. Maalesef eleman meselesi bu. Muğla Bodrum Ortakent’de Güzel Sanatlar’ı açtı, bir doçent, bir asistan var.

Kendi müzenizden söz edelim biraz da...

Türkiye’deki kültüre hizmet için ben açtım Burhan Doğançay Müzesi’ni. Kültür demokrasiyi pekiştirir. Devletin tek kuruş katkısı yoktur. Sadece birkaç tane arkadaş, resim karşılığı filan şunu yaptılar, bunu yaptılar. İş Bankası katkıda bulundu. Şimdi vakıf oldu, 50 bin lira sermayeli. 1542 okula yarışma açarız her yıl. Onu İstanbul Büyükşehir Belediyesi finanse eder. Diğer giderlerini resim satışlarıyla karşılarım, ama bıçak kemiğe dayandı.

Satışlarınız nasıl gidiyor?

Bu işin de spekülatörleri türedi. Resmi alıyorlar müzayedeye koyuyorlar ve 10 bin dolar para kazanıyorlar. Maalesef paranın olduğu yerde bu tarz densizlikler oluyor; normal bunlar.

Resim yaparken nelerden esinlenirsiniz?

Esinlendiğim tek şey duvarlar, 1965’ten beri...

Peki neden duvar?

Duvarlar bir toplumun aynasıdır. Bir duvara bakarak o toplumun ekonomik, sosyal, politik ve kültürel yapısını görebilirsiniz. Ayrıca kitap okumak ya da büyük bir akımın, ekolün içinde yer almak gerekir.

Resimde ne gibi kıstaslarınız var?

Desen, desen, desen! Dega’nın da benim de söylediğim budur. Ben 6-7 yaşında karakalem ile başladım resme.Eğer karakalemle bir patlıcanı, bir şişeyi, bir çiçeği iyi yapabiliyorsanız resmin yarısını bitiriyorsunuz demektir,. Renk ikinci planda gelir.

Peki çıkışı nasıl yakaladınız?

Seneler aldı tabii... İlk zamanlar sürekli New York suluboyaları yaptım, guaj yaptım. Satması kolay; 100-200 dolara. İlk resmim 1965’te New York’taki Guggenheim Müzesi’ne girdi. Bir kolaj duvardı. Müze Müdürü Thomas Messler beni çok tuttu. ‘Tuttu’ derken ‘kendin başaracaksın’ derdi. Hala görüşürüz onunla ve bana ‘Seninki mucize değil mucizenin de ötesinde, tırnaklarınla kazıdın başarını’ der. Çok zor oldu tabii, 50 yılımı aldı.

50 yılın sonunda resimle ilgilenen gençlere mesajınız ne olur?
Gençlere benim söyleyeceğim şu: Çalışmak, çalışmak, çalışmak... Daima optimist olmak, ileriye bakmak ve kendine güvenmek. Çalışmadan hiçbir şey olmaz... Everest’e iki şekilde çıkarsınız. Bir tırmanarak, parmaklarınızı kanatarak, bir de helikopterle.. Ama bir rüzgar çıkar helikopter düşer. Tırmanmak ayrıca çok daha zevklidir.

Yaklaşık 40 yıldır duvarların izini sürerek, pek çok ülkeye gittiniz. Gezdiğiniz kentlerin duvarlarını yapıtlarınıza taşıdınız. Duvarlar sizi neden bu kadar çekiyor?

Aşağı yukarı dünyadaki bütün ressamları, yani bilinen isimlerin hepsi duvarlardan ilham almıştır; duvarlar hakkında bir şey yapmışlardır. Fakat benim gibi aşağı yukarı 1964’ten bu yana 40 senedir bununla haşır neşir olan başka bir duvarcı olduğunu da zannetmiyorum. Duvarlar o toplumun aynasıdır. Biraz duvarlara dikkat edin. Gittiğiniz yerlerde bir mahalleye girin, yahut bir kasabaya girin; o toplumun sosyal, ekonomik ve politik durumunu anlarsınız duvarlara bakarak. Toplumun her şeyini duvarlarda görüyorsunuz; hislerini, arzularını, istedikleri şeyleri, yapamadıklarını... Kendilerini medya yoluyla yahut politik yönden yönlendiremiyor insanlar, fakat kendi hislerini yazabiliyorlar. Bazı işaretler dünyanın dört bir yanında hiç değişmiyor. Mesela Türkiye’deki kalplerde, Ali Ayşe’yi seviyor. İrlanda’da da aynı, Meksika’da da... Son zamanlarda, mesela 20 sene evvel olmayan bir AIDS konusunu Vietnam’da da görüyorsunuz, Afrika’da da... Böyle bir konu yoktu 25 sene evvel...

Bunca yıllık sanat yaşamınızda, resmin dışında hayatınıza başka neler sığdırdınız?

Günde 10 saat resim yaparım. Stüdyoyu terk ettiğim anda benim için resim konuşması biter. Ondan sonra benim meşgul olduğum şey, diğer sanat dallarıdır; edebiyat ve tiyatro gibi.. Bir de tabii spor hala benim çocukluğumdan beri resimden sonra ikinci büyük sevgim. Hokeyden tutun da, Amerikan futboluna, tenise kadar her türlü spora karşı ilgim var.
Hakkınızda çok şey görüyor, okuyor ve gururlanıyoruz. Yine de sizi bir de sizden dinlemek isteriz.

Sanat sizi ilk ne zaman ele geçirdi? Hayatınızdaki dönüm noktaları kısaca nelerdi?
Babam Adil Doğançay,resim yapmamı 3 - 4 yaşımdan itibaren teşvik etmiştir, resmin ABC’sini ondan öğrendim, bana her şeyi o öğretti, yani sanat beni ele geçirmedi çünkü ben sanatın içine doğmuşum. Babam, her fırsatta resim yapmamı ve ilave olarak da bir meslek sahibi olmamı, ondan sonra, çocuklukta kafama koyduğum gibi ressam olmanın her yönden çok daha iyi sonuçlar getireceğini söylerdi. Benim bugünkü günlere ve duruma gelmeme işte onun o zamanki nasihatlerinin büyük faydası olmuştur. Nur içinde yatsın. Çok muazzam bir insandı.


Röportaj: Rıza Öziş

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR