Hayrettin ÇAKMAK

Hayrettin ÇAKMAK

hayrettincakmak@hotmail.com
Yazara Ait Diğer Köşe Yazılarını Listele
Demokrasi yolunda patinaj -2-
15 Kasım 2019 Cuma, 08:28

Tarihçi Halil Berktay "Türkiye kendi askeri tarafından sürekli olarak olgunlaşmayan bir çocuk muamelesi gördü" Bu nedenle asker, hem cumhuriyetin hem de vatan topraklarının öncelikli "sahibi" kendisini sayardı. Kurtarıcı oydu. demokrasiyi askıya alması da; bu kurtarıcılığın eylem hali idi.
Hasan Cemal; devletin tepe noktasında görev yapmış bir sivil bürokratın yakınmasını anlatır "Bir albay koltuğunun altında bir dosyayla Maliye Bakanlığı'na gelir, İşte bizim bütçemiz deyip masaya bırakıp gider dosyasını. TBMM'de de komisyonda gizli oturumda okunur iş biterdi. Askeri harcamalar konusunda bazı bakımlardan sıfır denetim söz konusudur.
Bütün bunları anlatmamın nedeni; asker karşıtlığı değil, batı demokrasilerinde olduğu gibi sivil siyasetin emrinde bir askeri yapı için çok zaman kaybettiğimizdir.
Siyaset kurumuna saygı duymayan, küçümseyen, şımarık bazı apoletliler ülkenin gerçek yöneticisi olmuştu. Genelkurmay başkanlarından emekli Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı'nın görevdeyken, 1990'ların sonunda önemli bir merkezde büyükelçi olan bir diplomata "Bir Reagan, bir Thatcher vardı da mı, selam durmadık önlerinde?" diyebiliyordu.
Sivillerin asker korkusu, askerin ise demokrasi korkusu ülkemizi yerinde saydıran iki güçlü pranga olmuştur.
Bu koşullarda çoğunluğun despotizmini önleme görüntüsü altında kendimize has bir kuvvetler ayrılığı oluşturduk. Kendimize has diyorum çünkü davul-tokmak dengesi yoktu. Ayrıca (uygulamada kuvvetler birliğine dönüyordu)
Bu günlere gelirken Türkiye'deki erkler içerisinde yetkili olup sorumlu olmayan erklerin varlığını gördük ve unutmuyoruz. Dokunulamayan erkler vardı. Her dönem gelen iktidarlar için çizilen kırmızı Çizgilerle engellemeler yapılıyordu.
Batı demokrasilerinde devlet başkanı hükümet çekişmesi 17 ve 18.asırda hükümet lehine çözümlenmiştir. İngiltere'de bilinen en son imza krizi 1707 yılında yaşanmıştır. Biz ise 21.asırda, çağı geçmiş bu (anakronik) sıkıntıyı yaşayarak girmiştik.
Demokrasiyi içselleştirmede ciddi hazımsızlık yaşadık. Doğrusu içselleştirmek için yeterli zamanımızın olduğunu da söyleyemem.1961 anayasası (Atatürk döneminde yapılan 1921 ve 1924 anayasalarının aksine "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir' prensibini kontrol mekanizmaları ile kağıt üzerinde bir ifade konumuna itiyordu. Çünkü Meclis'i Anayasa Mahkemesi ile, hükümeti de Danıştay ile kelepçeliyordu.)

DEMOKRASİLERDE HAKLAR ÖDEVLERDEN ÖNCE GELİR

Bütün bunlara rağmen 1961 anayasası o günün şartlarında özgürlükler noktasında ileri bir anayasa iddiasındaydı. Örgütlenme, sendikal faaliyetler düşünceyi açıklama vb. gibi alanlardaki açılımları ile demokrasi açısından öne doğru iki adım attığımızı kabul ediyorduk. Reaksiyoner formu ve tepki gerekçeleriyle hazırlanan 1982 anayasası ile geriye doğru attığımız adımların hesabını yapan var mı?
Bu anayasayı özgürlükçü bir anayasa haline getirmek için olağan dönemde hem toplum hem de Meclisimiz yorulmuştur. Halen yeni değişikliklere ihtiyacı olan bir anayasamız var. Hatta bu anayasadan kurtulup sivil bir anayasa yapılabilse; Türkiye her alanda hızlı bir yükselme yaşayacaktır.
Sistem devamlı kesintiye uğradığı için 1961 ve 1982 anayasaları paraşütle inen anayasalardır. Bu nedenle de her zaman ödevleri olan bir toplum çizgisinde yürümek zorunda kaldık. Oysa demokrasilerde haklar; ödevlerden önce gelir. Zihinlerde cumhuriyet; monist / tek tipçi görüntüden arınıp demokrasinin çoğulculuğuna evrilmesi gerekir. Bunu elbirliği ile başaramazsak; dünya siyasetinin varoşundan merkezine taşınmamız mümkün değildir.
Tartışmamız, sorgulamamız gerekenleri değil, manipüle edilen konuları tartışmak bizi geri götürür. İşin özünde tartışmıyor kavga ettiriliyoruz. Sonuçta kamplaşma denen olgu genlerimize öylesine işledi ki en milli konularda bile bir olma/biz olma sıkıntısı yaşıyoruz.

ESAS OLAN TEMSİL VE KATILIM

Toplumun büyük bir kesimi henüz tebea bilincinden vatandaşlık bilincine geçemediği için de yol yürüyecek taraftar bulamadık. Çünkü çoğunluk duyarlı olmadığından, en iyi ifadeyle "zararsız olsalar bile yararsız bir yığın" olarak durdu. Hatta tartışmaya çalışanlar; (farklı yaşam ve inanış grupları fark etmiyor) hepsinde mahallenin delisi tanımlaması ile psikolojisi bozuk insanlar olarak yaftalandı.
Yıllarca demokratik cesaretin yerine, antidemokratik esaret kabul görünce; halkı en mutsuz ülkeler arasında yer aldığımız gerçeği ile yüz yüze geldik.
Bugün şikayet ettiğimiz müneccimvari niyet okuma, korku ve vehimlere dayalı reflekslerimizi de kalıtsal bulduğumu söylemeliyim. Çünkü devletin bekası için masum şehzadeleri boğmak gibi bir sabıkamız var. Militan demokrasi gibi uydurmalar da bu sabıkanın devamıdır.
Her dönem korkutacak bir öcü bulduk.
(Soğuk savaş döneminde Nato üyesi bir ülke komünist olma tehlikesiyle korkutuldu, AB ile müzakere yaparken de irtica ile korkutulma komedisi yaşandı bu ülkede)
Sonuç olarak; halkına ve temsilcilerine güvenmeyip, devlet payını adeta sahiplenerek, deyim yerindeyse ayak işlerini halkın temsilcilerine bırakan yapılanmaya demokrasi denemezdi.
Demokraside esas olan " temsil ve katılımdır" bu alanın daraltılması, egemenliğin kullanılmasında Meclis'in ve hükümetin payının belli mekanizmalarla azaltılması ve engellenmesi, sistemi "ideolojik ve politik" bir hegemonyaya döndürmüştü ki bu da demokrasinin ne olmadığını gösteren tersinden bir tarif olsa gerek.