Balkan Göçmenleri Kültür ve Dayanışma Derneği, bilinen adıyla BAL-GÖÇ, bir dönem yalnızca Bursa’nın değil, Türkiye’nin en güçlü sivil toplum yapılarından biriydi. Bulgaristan’daki asimilasyon politikalarına karşı yürütülen mücadelenin Türkiye’deki en gür sesi oldu; 1989 göçünden sonra ise on binlerce insan için sadece bir dernek değil, aynı zamanda bir dayanışma merkezi, bir hafıza ve kimlik adresi işlevi gördü. O yıllarda Bursa’ya gelen siyasi aktörlerin, iktidar ya da muhalefet fark etmeksizin, mutlaka uğradığı bir kurumdu BAL-GÖÇ. Bugün gelinen noktada ise aynı BAL-GÖÇ, yine sancılı, yine tartışmalı bir kongre sürecinin içinde.
Bu sancıyı anlamak için, dün Bursa Hakimiyet’i ziyaret eden başkan adaylarından Prof. Dr. Fahriye Vatansever Ağca’nın anlattıklarına kulak vermek gerekiyor. Ekip arkadaşları Doç. Dr. Aygül Güneş, Emine Şen, Feriha Tamer, Dinçer Cesur ve Şenol Açıkgöz ile birlikte gazetemizi ziyaret eden Ağca’nın sözleri, kişisel bir adaylık metninden çok, uzun süredir camianın içinde konuşulan ama yüksek sesle dile getirilmeyen bir rahatsızlığın ifadesi niteliğinde.

TABANDAN KOPUŞ VE KAN KAYBI
Ağca, anlatımına rakamlarla başlıyor. Geçen kongrede yaklaşık 3 bin olan hazirunun, bu kongrede yeni üyelikler yapılmasına rağmen 2 bin 119 kişiye düştüğünü söylüyor. Yüzde 50’ye yaklaşan bu kaybı, basit bir istatistik olarak değil, BAL-GÖÇ’ün yaşadığı kan kaybının somut göstergesi olarak okuyor. Bu küçülmenin nedenini ise açık bir dille tarif ediyor: İnsanların kendilerini temsil edilmiş hissetmediklerini, sorunlarına çözüm bulamadıklarını ve dernek içinde seslerini duyurabilecekleri bir zemin göremediklerini ifade ediyor.
Daha sert bir noktaya da dikkat çekiyor Ağca. BAL-GÖÇ’ün zamanla tabandan koptuğunu, halkla bağının zayıfladığını ve birkaç kişinin kişisel gerekçelerle orada durduğu bir yapıya dönüştüğünü söylüyor. İnternet sitesinde görünen faaliyetlerin büyük ölçüde ziyaretler ve panayırlardan ibaret olduğunu, onların da çoğunlukla belediyeler tarafından organize edildiğini hatırlatıyor. Bu tablo, derneğin neden eski etkisini kaybettiğine dair güçlü bir işaret veriyor.
Ağca’nın eleştirilerinin önemli bir bölümü ise Balkanlar’a, özellikle Bulgaristan’a dair. Bugün Bulgaristan’da yaklaşık bir buçuk milyon Türkün yaşadığını hatırlatıyor; Türkçe eğitimin neredeyse tamamen ortadan kalktığını, genç kuşakların giderek Bulgar dilini ve kimliğini benimsediğini söylüyor. Ona göre bu noktada BAL-GÖÇ’ün tarihsel bir sorumluluğu var. Türkçeyi, Türk kültürünü ve Türkiye ile bağı canlı tutacak çalışmalar yapılması gerektiğini vurguluyor. Ancak bu alanda neredeyse hiçbir faaliyet yürütülmediğini, Bulgaristan Türklerinin hâlâ resmî bir azınlık statüsüne sahip olmamasına rağmen bu konuda güçlü bir ses çıkarılmadığını dile getiriyor.

KONGREYE GİDEN YOLDA TARTIŞMALAR
Mevcut başkan Prof. Dr. Emin Balkan’ın dört dönemdir görevde olduğunu hatırlatan Ağca, bu sürecin bir bölümünde kendisinin de yönetim içinde yer aldığını saklamıyor. O dönemde camianın barıştırılacağı, küskünlüklerin sona ereceği yönünde sözler verildiğini, “3 Temmuz’da yarışacağız, 4 Temmuz’da barışacağız” denildiğini aktarıyor. Ancak bugün gelinen noktada birlik ve beraberliğin sağlanamadığını, şubelerle ve yöre dernekleriyle ilişkilerin sorunlu olduğunu, Ankara ve Balkan ülkeleriyle temasların zayıfladığını ifade ediyor. Otuz beş kişilik yönetim kurulunun neredeyse yarısının ya ayrıldığını ya da küstüğünü hatırlatırken, sorunun birkaç kişide mi yoksa yapının tamamında mı olduğu sorusunu da yüksek sesle soruyor.
Bu kongrenin bir başka dikkat çekici yönü ise BAL-GÖÇ tarihinde ilk kez iki kadın adayın genel başkanlığa talip olması. Prof. Dr. Fahriye Vatansever Ağca, bu noktada kendi hikâyesini de paylaşıyor. 1989 göçünü yaşamış, 13 yaşında Türkiye’ye gelmiş, asimilasyon sürecinin travmasını çocuk yaşta hissetmiş bir isim olarak konuşuyor. “Biz bu davanın son nesliyiz” derken, Balkanlarda kimlik bağının hızla koptuğunu, kendi çocuklarının BAL-GÖÇ’ü dahi tanımadığını söylüyor. Bu nedenle gençlere yönelik projelerin, eğitim çalışmalarının ve kültürel bağları güçlendirecek adımların hayati olduğunu vurguluyor.
Anlattığı projeler de bu çerçevede şekilleniyor. TİKA, YTB ve Avrupa Birliği destekli projelerle hem Türkiye’deki gençlere hem de Balkanlardaki Türk gençliğine ulaşmayı hedeflediklerini; Bulgaristan’da Kırcaali ve kuzey bölgelerinde temsilcilikler açmayı, bir Balkan Evi ve konuk evi oluşturmayı planladıklarını söylüyor. BAL-GÖÇ’ün kendi binasının olmamasını ise sembolik ama önemli bir eksiklik olarak görüyor. Nilüfer Belediyesi’nin tahsis ettiği yer için teşekkür ediyor ancak bunun BAL-GÖÇ’ün tarihine ve ağırlığına yakışmadığını da açıkça dile getiriyor.

Kongre sürecinin en tartışmalı başlığı ise hazirun listeleri. Ağca, üyelik başvurularının referanslara göre kabul edildiğini, aidatını yatırdığı halde listede yer almayan üyeler bulunduğunu, hazirun listesinin kongre başladıktan 45 dakika sonra açıklandığını ve listenin mühürlü olmadığını anlatıyor. Valiliğe ve genel merkeze yaptığı yazılı ve sözlü başvurulara rağmen listenin kendisiyle paylaşılmadığını vurguluyor. Demokratik bir yarışta, oy kullanacak üyelerin önceden bilinmesinin en doğal hak olduğunu hatırlatıyor ve böylesi bir kongre sürecini ilk kez yaşadıklarını söylüyor.
Anlatının en ağır bölümü ise kişisel boyuta dair. Bir kadın, bir akademisyen ve bir anne olarak bu süreçte ciddi baskılarla karşılaştığını, ailesi ve işi üzerinden tehdit edildiğini ifade ediyor. Güzel duygularla, hizmet etmek için yola çıktıklarını; ancak koltuğu bırakmamak adına her yolun denendiğini söylüyor. Bir buçuk ayda yedi kilo verdiğini dile getirirken, bunun bir makam değil, bir dava meselesi olduğunun altını çiziyor.
Önümüzdeki hafta yapılacak kongre öncesinde mevcut Başkan Prof. Dr. Emin Balkan’ın duyurduğu online hazirun sorgulama sistemi, tartışmanın bir başka boyutu olarak öne çıkıyor. Şeffaflık vurgusuyla hayata geçirilen bu sistemin sahadaki karşılığını kongre günü görmek mümkün olacak. Ancak şu gerçek değişmiyor: BAL-GÖÇ bir kez daha sancılı bir seçim sürecinden geçiyor. Bu sancı, yalnızca bir başkanlık yarışının değil; derneğin yönü, dili ve kuruluş ruhuyla ilgili derin bir hesaplaşmanın da işareti.
28 Aralık’taki genel kurul, yalnızca bir yönetim seçimi olmayacak.
Aynı zamanda BAL-GÖÇ’ün geleceğine dair bir tercih, hatta bir yol ayrımı olacak.