Bursa bu yıl Osmanlı tarafından fethedilmesinin 700’üncü yılını kutluyor.
Orhan Gazi kenti fethettiğinde, bir kalenin içinde Bizans’a bağlı küçük bir tekfurluktu Bursa. Osmanlı’nın ilk şehirleşme modelini geliştirdiği kent oldu. Buradan filizlenen şehir kültürü Balkanlara ve imparatorluğun 600 yıl hükmettiği geniş coğrafyaya yayıldı.
Osmanlı’nın dönüşümünü baz alırsak Bursa ilk kırılmayı bu fetihle yaşadı ve gerçek anlamda şehir oldu. İkinci kırılma yine Osmanlı döneminde ilk sanayi tesislerinin kurulmasıyla geldi. Cumhuriyet döneminde üçüncü kırılma gerçekleşti. Genç Cumhuriyet’in ilk fabrikaları; Süni İpek, Merinos, İpek-İş gibi tesislerle Bursa Türkiye ekonomisinin dinamosu haline geldi.
1960’larda ise dördüncü büyük kırılma yaşandı. Türkiye’nin ilk planlı organize sanayi bölgesinin Bursa’da kurulması kenti pozitif ayrıştırdı. Sanayi tesisleri ve yoğun göçle Bursa büyüdükçe büyüdü. Ama o büyüme, maalesef “Yeşil Bursa” kimliğini de gölgeledi.
Beşinci büyük kırılma ise bana göre geleceğin teknolojisi olan mobilitenin simgesi TOGG fabrikasının Gemlik’te kurulması. Bu yalnızca bir otomobil yatırımı değil; zihniyet değişiminin işareti.
Ancak bütün bu kırılmalar yaşanırken özellikle 1960’lardan sonra sanayi ve kent olarak plansız büyümeyi de beraberinde getirdik. Planlar yapıldı ama çoğu ya hedefini tutturamadı ya da belirlenen ilkelere sadık kalınmadı. Bursa bir dönem adeta yap-boz tahtasına döndü.
Şimdi kritik bir eşikteyiz. Kent anayasası olarak adlandırılan 1/100 binlik çevre düzeni planı hazırlanıyor. En son plan 1998’de yapılmış ve 2020 hedefini koymuştu. Yeni plan 2050 vizyonunu konuşuyor.
Mesele yalnızca imar değil.
Mesele, Bursa’nın nasıl bir şehir olmak istediği.

Geçtiğimiz hafta Bursa Sanayicileri ve İşinsanları Derneği’nin iftar programında Başkan Tuncer Hatunoğlu’nu açıklamasını okurken zihnimde tam da bu soru vardı.
Hatunoğlu’nun altını çizdiği en önemli cümle şuydu:
“Bursa’nın en büyük gücü organize sanayi bölgeleri değil, insandır.”
Bu tespiti sıradan bir iyi niyet vurgusu olarak görmek hata olur. Çünkü Bursa’nın 60 yıllık sanayi serüveni bize şunu gösterdi: Mekân üretmek kolaydır; nitelikli insan üretmek zordur. Fabrika kurarsınız, OSB açarsınız, üretim hacmi büyür. Ama o üretimi sürdürülebilir kılacak olan şey; eğitimli iş gücü, bilimsel akıl ve toplumsal bilinçtir.
Hatunoğlu’nun “üçlü dönüşüm” diye tarif ettiği yeşil, dijital ve toplumsal dönüşüm başlıklarının içinde özellikle toplumsal dönüşümü öne çıkarması bu yüzden önemli. Çünkü teknoloji tek başına kalkınma getirmez. Onu anlayan, doğru kullanan ve etik sınırlar içinde yöneten bir insan kaynağı yoksa teknoloji yalnızca maliyet kalemi olur.
BUSİAD’ın son yıllarda çizdiği vizyon çerçevesinde tarım, sanayi ve turizmin birlikte geliştiği bir Bursa hayali var. Bu yaklaşım, tek eksenli büyümenin artık riskli olduğuna işaret ediyor. Sanayi elbette Bursa’nın omurgasıdır; ancak tarımı zayıflamış, turizmi ihmal edilmiş bir Bursa’nın dengeli bir gelecek kurması zor.
Burada dikkat çekici olan nokta şu: İş dünyası artık yalnızca ekonomik büyümeyi değil, sosyal sürdürülebilirliği de konuşuyor. Bu değişim kıymetlidir.
Öte yandan Odası cephesinde Başkan Bursa Ticaret ve Sanayi İbrahim Burkay’ın inşaat komitesinde yaptığı konuşmadaki vurgu daha yapısal bir soruna işaret ediyor.
Burkay, kentte yaşanan pek çok sorunun temelinde plansızlığın yattığını söylerken haksız değil. Trafik, hava kirliliği, çarpık yapılaşma, deprem riski… Bunların her biri aslında mekânsal planlama eksikliğinin sonucu.
Kent üretiminin önemli bir bölümünün hâlâ plansız alanlarda yapılması, apartman altlarında faaliyet gösteren işletmeler, taşıyıcı kolonları kesilmiş yapılar… Deprem kuşağında bulunan bir şehir için bu tablo alarm veriyor.
Burkay’ın yıllardır 1/100 binlik plan için yaptığı çağrı, sadece iş dünyasının çıkarına dönük bir talep olarak okunmamalı. Bu talep, aynı zamanda Bursa’nın yaşanabilir bir şehir olarak kalabilmesi için yapılan bir uyarı.
Şu gerçeği kabul etmemiz gerekiyor:
Plan yapmamak da bir tercihtir. Ve genellikle en pahalı tercihtir.

Hem BUSİAD hem de BTSO farklı cümlelerle aynı noktaya temas ediyor: Ortak akıl ve ortak hayal.
Ancak burada kritik bir eşik var. Ortak hayal, soyut bir temenni değildir. Onu somutlaştıran şey plan, kararlılık ve uygulama disiplinidir. Geçmiş planlarda yaşanan en büyük sorun, hedeflerin konulup ardından esnetilmesiydi. Kırmızı çizgiler zamanla silikleşti.
Eğer 2050 vizyonu da benzer bir akıbete uğrarsa, bu kez kaybedeceğimiz yalnızca zaman olmayacak; rekabet gücümüzü de kaybedeceğiz.
Çünkü dünya değişiyor. Üretim modelleri değişiyor. Lojistik ağları yeniden kuruluyor. Yeşil mutabakat ve karbon düzenlemeleri sanayiyi dönüştürüyor. Bursa bu dönüşümü ıskalarsa, geçmişteki avantajlarını hızla yitirebilir.
Bursa tarih boyunca kırılmaları fırsata çevirebildiği için büyüdü. Fetih bir başlangıçtı. Sanayi hamlesi bir sıçramaydı. Organize sanayi modeli bir vizyondu.
Şimdi önümüzde yeni bir eşik var: 2050 planı.
Eğer bu plan gerçekten katılımcı bir anlayışla hazırlanır, bilimsel verilerle desteklenir ve en önemlisi uygulanırsa, Bursa altıncı büyük kırılmasını yaşayabilir. Bu kırılma betonun değil; aklın, bilimin ve insan niteliğinin belirleyici olduğu bir kırılma olur.
Ama yine günlük ihtiyaçlara göre eğilip bükülen bir plan anlayışı hâkim olursa, 700 yıllık şehir hafızası bize bu kez avantaj sağlamaz.
Bursa artık nicelik değil, nitelik konuşmak zorunda.
Ve bu şehir, geçmişte olduğu gibi yine bir model olabilir.
Yeter ki geleceğini tesadüfe bırakmasın.