Vefat haberini duyunca…
Bir anda 12 yıl geriye gittim.
Hafıza bazen tuhaftır.
Bir isim, bir fotoğraf, bir cümle…
Sizi alır, hiç ummadığınız bir zamana götürür.
Dr. Doğan Yavaş’ın vefatını öğrendiğim an, zihnim beni 2014 yılına taşıdı.
Gazeteciliğin heyecanının, merakının, “acaba bu işin arkası nereye çıkar” duygusunun en diri olduğu zamanlara…

Doğan Hoca ile yollarımız o yıllarda kesişmişti.
Dönemin Büyükşehir Belediyesi Basın Halkla İlişkiler Müdürü Saffet Yılmaz ve Kültürel Miras Projeleri Koordinatörü Aziz Elbas aracılığıyla…
“Bursa’da Zaman” dergisi…
O dergi, aslında bu şehrin kültürel hafızasına açılan bir penceriydi.
Ve o pencerenin en dikkat çekici isimlerinden biri de Doğan Yavaş’tı.
1959 Bursa doğumlu…
Bu şehrin sokaklarında büyüyen, bu şehrin tarihine kafa yoran bir isimdi.
İstanbul’daki akademik yolculuğunun ardından, yıllarını Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’ne vererek yine Bursa’ya hizmet etmeyi seçti.
Onun yazılarını okudukça şunu fark ediyordunuz:
Bu şehirde bildiğimizi sandığımız ne çok şey aslında eksik, ne çok şey yarım…
Ben de gazeteci refleksiyle, onun akademik titizliğini haber diline taşımaya çalıştım.
O yıllarda televizyonlar Muhteşem Yüzyıl dizisi fırtınası esiyor, Şehzade Mustafa’nın babası Kanuni Sultan Süleyman tarafından boğdurulması nedeniyle Türkiye gözyaşı döküyordu.
Osmanlı tarihi ve onun içinde önemli bir yere sahip Bursa ile ilgili bilinmeyenleri araştırmak ve yazmak istiyordum.
Ortaya çıkan bazı dosyalar ise beklediğimizden çok daha büyük yankı uyandırdı.
Bugün hâlâ hatırlıyorum…
“Sır mektup ve vefa borcu” başlıklı yazıyı kaleme alırken hissettiğim heyecanı…
Çünkü ortada sıradan bir hikâye yoktu.
Bursa’nın ortasında, herkesin önünden geçip gittiği ama kim olduğunu bilmediği mezarlar vardı.
“Üç Hanım Kızlar…”
“Saraylılar…”

İsim var…
Ama kim oldukları yok.
İşte tam bu noktada, Fransa’dan gelen bir mektup…
Ve o mektubun ulaştığı adres:
Doğan Yavaş.
Sonrası tam anlamıyla bir bilim insanı sabrı…
Belgeler inceleniyor…
Soy kütükleri karşılaştırılıyor…
Ankara’ya, İstanbul’a gidiliyor…
Teyit üstüne teyit…
Ve sonunda ortaya çıkan gerçekler, sadece Bursa’yı değil, Türkiye’yi de şaşırtıyor:
“Üç Hanım Kızlar” türbesinde yatanların, Şehzade Mustafa’nın eşleri olduğu… Yanlarındaki sandukaların hizmetkârlara ait olduğu… “Saraylılar” türbesindekilerin ise Mahidevran Hatun’un kardeşleri olduğu… Ve en çarpıcısı:
Mahidevran’ın sanıldığı gibi devşirme değil, bir Osmanlı paşasının kızı olduğu…
Bu bilgileri haberleştirdiğimizde,
Bursa’da taş yerinden oynamıştı adeta.
Ulusal basın…
Televizyonlar…
Tarih çevreleri…
Herkes aynı sorunun peşindeydi:
“Bu kadar yıl bu gerçek nasıl bilinmedi?”
Cevabı aslında Doğan Hoca yıllar önce vermişti:
“Türkler tarih yapmış ama tarih yazmamış…”
Bu cümle, onun sadece bir tespiti değil, aynı zamanda bir mücadele gerekçesiydi.
Çünkü o, eksik bırakılanı tamamlamaya çalışanlardandı.

Sessiz, mütevazı ama son derece titiz…
Kürsüde anlatan bir akademisyen değildi sadece;
Sahaya inen, belge arayan, iz süren bir araştırmacıydı.
Dün, Uludağ Üniversitesi’nin önünde öğrencileri ve meslektaşları onu uğurlarken yapılan konuşmalara baktım.
Herkes aynı noktaya değiniyordu:
“Yeri doldurulması zor…”
Bu cümle bazen kolay kurulur.
Ama bazı insanlar için gerçekten doğrudur.
Doğan Yavaş da o isimlerden biriydi.
Çünkü o, sadece ders anlatmadı…
Bu şehrin hafızasına iz bıraktı.
Bugün geriye dönüp baktığımda şunu daha iyi anlıyorum:
O gün yazdığımız haberler, attığımız başlıklar, yaptığımız yayınlar…
Hepsi aslında bir akademisyenin emeğinin görünür olmasıydı.
Ve biz gazeteciler için de bir hatırlatmaydı:
Bu şehirde anlatılmayı bekleyen daha çok hikâye var.
Ama o hikâyeleri bulacak Doğan Yavaş’lara ihtiyaç var.
Bir vefa borcuysa eğer…
Bugün bu satırlar, o borcun küçük bir karşılığıdır.
Bir mektubun izini süren adamdı o…
Şimdi o mektup, Bursa’nın hafızasında saklı.
Allah rahmet eylesin.
Mekânı cennet olsun.