Dünya, elektrikli ve hibrit otomobillerin yükselişiyle birlikte otomotivin geleceğini giderek daha fazla tartışıyor. Fosil yakıtlı araçlar tamamen sahneden çekilecek mi, yoksa hibrit ve başka alternatifler mi öne çıkacak? Bu sorular artık sadece sektör profesyonellerinin değil, üniversite öğrencilerinin de gündeminde.
Türkiye’de otomotiv denince ilk akla gelen şehir elbette Bursa. Yıllar önce “Türkiye’nin Detroit’i” denmesinin bir nedeni vardı: İki büyük otomotiv devinin yanı sıra güçlü yan sanayi yapısı ve yetişmiş insan gücü. Bu birikim, bugün TOGG’un üretim tesislerine ev sahipliği yapan bir şehir olmasını sağladı. Bursa’nın 50 yılı aşkın otomotiv tecrübesi, yerli ve milli otomobilin doğuşunda belirleyici rol oynadı.
TOGG’un yarattığı heyecan, Çin menşeli elektrikli araçların rekabetiyle zaman zaman etkilense de gençlerin motivasyonunu düşürmüyor. Bunun en somut örneğini dün Bursa Uludağ Üniversitesi’nde gördüm.
Bursa Uludağ Üniversitesi Otomotiv Topluluğu’nun 18 Kasım’da Mete Cengiz Kültür Merkezi’nde düzenlediği OTTOSEM seminerinde, öğrenciler etkinliği davet etmek için bizzat katılımcıların eline davetiyeleri ulaştırdı. Topluluk Başkanı Cengizhan İnan, Hibrit ve Elektrikli Taşıtlar Bölümü öğrencisi Hatice Sevde Demir, Otomotiv Mühendisliği öğrencisi Belinay Ayhan ve Elektrik-Elektronik Bölümü öğrencisi Tuana Yasemin Karazeybek ile kısa bir sohbet ettim.

Cengizhan İnan, elektrikli otomobillerin çevre kirliliğini önlemede önemli bir araç olduğunu, ancak pil atıklarının gelecekte ciddi bir çevre sorunu oluşturabileceğini vurguladı. Pil geri dönüşümünün hâlâ sınırlı olduğunu belirten İnan, bu nedenle hibrit teknolojinin önümüzdeki yıllarda daha da önem kazanacağını söyledi. Bu yaklaşım, bazı dünya devlerinin içten yanmalı motorlardan vazgeçme kararlarını ileri tarihlere ertelemesiyle de örtüşüyor.
OTTOSEM programı, gençleri sektörün en güncel gelişmeleriyle buluşturuyor. Mercedes’ten Ali Alev ileri sürüş asistan sistemlerinin geleceğini anlatacak. OSKİM Ar-Ge Merkezi’nden Muharrem Özer ve Bosch’tan Hayrettin Büyükbay, otomotivde dönüşümün teknik boyutunu aktaracak. Motor sporları alanında Castrol Ford Team Türkiye pilotları Ali Türkkan ve Oytun Albayrak, yarış teknolojilerinin mühendislikle nasıl iç içe geçtiğini gösterecek. Günün sonunda ise sosyal medyada geniş kitlelere ulaşan Mehmet Dindar (Taklitman TV) gençlerle buluşacak.

Etkinliğin sponsorları, genç mühendis adayları için seminerin ötesinde bir network ve kariyer platformu olduğunu gösteriyor. Otomotiv devlerinden yan sanayi markalarına, yarış takımlarından teknoloji şirketlerine kadar geniş bir yelpaze, öğrencilerin sektörü yakından tanımasına fırsat veriyor. Topluluk Başkanı İnan’ın “İnsan Kaynakları fuarı gibi olacak” sözleri, buradaki çeşitliliği ve fırsatı açıkça yansıtıyor.
Bununla birlikte topluluk kısa süre önce önemli bir başarıya da imza attı. Uludağ Racing takımı, Formula Student’te Türkiye ikincisi oldu. Körfez pistinde UR06E adlı elektrikli araçlarıyla ikinci sırayı almaları hem üniversiteyi hem de Bursa’yı gururlandırdı. Aracı geliştirme çalışmalarının hâlâ devam ettiğini görmek, gençlerin kararlılığını ve motivasyonunu ortaya koyuyor.
Bursa’nın otomotiv geleceği sadece fabrikalarda ve yönetim katlarında şekillenmiyor; üniversite kampüslerinde, atölyelerde ve çizim masalarında da hayat buluyor. Gençlerin bu heyecanı, sektörün geleceğine dair umut veriyor.
OTTOSEM sadece bir seminer değil; Bursa’nın otomotiv DNA’sının, gençlerin merakı ve dinamizmiyle buluştuğu bir platform. Bu etkinliğin, şehre yeni hikâyeler kazandıracağı kesin.
Otomotivin geleceği, aklını ve emeğini ortaya koyan bu gençlerle şekillenecek.
BURSA’NIN HİKÂYESİ SADECE PLANLARLA DEĞİL, YÜZLEŞMEYLE YAZILIR
Geçtiğimiz hafta “Bursa turizmde iddialı ama hikâyesi eksik” diye yazmıştım. Yazının ardından eski Osmangazi Belediye Meclis Üyesi Cemil Aydın’dan uzun ama bir o kadar çarpıcı bir mesaj geldi.

Cemil Aydın’ın işaret ettiği başlıklar aslında Bursa’nın turizmde neden bir türlü ivme yakalayamadığının cevabı:
Dünya, savaşın izlerini bile koruyup sergileyerek ziyaretçi çekiyor; biz ise kendi izlerimizi, kendi hafızamızı yok etmekte ısrar ediyoruz.
Bey Sarayı hâlâ toprağın altında, Yeşil Türk-İslam Müzesi atıl, tarihi Bursa Hapishanesi çoktan yıkıldı…
Kiremitçi, Tayakadın, Kırcaali, Doğanbey… Osmanlı’nın ruhunu taşıyan semtler birer birer kayboldu.
Alaattinbey Bölgesi ise kaçak yapılaşmanın ve ağır tonajlı araçların gölgesinde.
Cemil Aydın’ın satırlarında; bir sitem, bir yüzleşme çağrısı var.
“Bu zihniyeti değiştirmediğimiz sürece turizm konusunda beklentilerimiz cevap bulmayacak” diyor. Haklı.
Turizm sadece planla olmaz. Şehrin hikâyesi, önce kendi zeminine sahip çıkmakla başlar.
Uludağ, İznik, Mudanya… Her biri ayrı birer değer ama biriyle övünüp diğerini görmezden gelerek bir bütün oluşturamayız.
Turist camiyi, müzeyi, gölü görmeye gelir; ama asıl kalmasını sağlayan şey o şehrin ruhudur.
Eğer bir şehir kendi hafızasına, kendi mimarisine, kendi mirasına sahip çıkmıyorsa turist de gelip bakıp gider.
Cemil Aydın’ın mesajı bu açıdan önemli. Çünkü turizmi konuşurken çoğu zaman “tanıtım ne olacak?”, “kaç otel var?” diye tartışıyoruz.
Oysa mesele daha derin: Kendi hikâyemizi koruyabiliyor muyuz?
Bursa’nın turizm vizyonu işte bu soruya vereceği cevapla şekillenecek.
Ve bu cevap ne kadar samimi olursa, hikâye o kadar güçlü olacak.