Türkiye’nin en acil sorunlarından biri olan gıda güvenliği, son günlerde yaşanan vakalarla yeniden gündemin merkezine oturdu.
Almanya’dan Türkiye’ye tatile gelen Böcek ailesinin otelde yapılan ilaçlama nedeniyle hayatını kaybetmesi bir yana, Kasım ayının ilk üç haftasında 750’den fazla yurttaşımız gıda zehirlenmesiyle hastanelik oldu.
Bu tablo, soframızdaki riskin artık tesadüf değil, sistemsel bir sorun olduğunu çarpıcı biçimde gözler önüne seriyor.

Basına yansıyan vakaların çeşitliliği bile çarpıcı: okul yemekhanesinden kermese, KYK yurdundan düğün salonuna, restorandan cezaevine kadar toplumun her kesimi aynı tehlikeyle burun buruna.
Samsun’da hamburger yiyen 5 öğrenci… Rize’de mevlide gidip yemek yiyen 104 kişi… Sakarya’da açık cezaevinde zehirlenen 131 mahkûm… Bursa’da tavuk pilavdan etkilenen 11 işçi… Liste uzayıp gidiyor.
Peki neden?
Bu sorunun yanıtını en net veren isimlerden biri, TMMOB Gıda Mühendisleri Odası Bursa Şube Başkanı Serkan Durmuş.

Durmuş, daha önce Bursa Hakimiyet’in YouTube kanalında yayınlanan İrem Deniz’in programına konuk olarak gıda güvenliği konusunu anlatmıştı.
Önceki gün de TMMOB İl Koordinasyon Kurulu ile birlikte basın toplantısında sorunu tüm detaylarıyla bir kez daha masaya yatırdı.
Durmuş’a göre Türkiye’de gıda güvenliği, masa başında çok iyi görünüyor ama sahada aynı karşılığı bulmuyor.
“Denetim artıyor” deniyor ama denetçi sayısı aynı… Teknik personel yetersiz… Denetimler çoğu zaman numune ile sınırlı… Yani kâğıt üzerinde artan rakamlar, sahadaki gerçekliği gizlemeye yetmiyor.
Durmuş’un altını çizdiği temel sorun çok net:
“Gıda Güvenliği İlkeleri uygulanmıyor.”
UCUZ YEMEĞİN GÖRÜNMEYEN MALİYETİ
Toplumsal yaşam hızla değişiyor. Hepimiz artık evde yemek pişirmek yerine dışarıda yemeye yöneliyoruz. Ekonomik sıkıntılar nedeniyle “en ucuzu” tercih ediyoruz; fakat yüksek enflasyonun ve artan hammadde maliyetlerinin olduğu bir ülkede, hilesiz ve kaliteli gıdayı ucuza sunmak neredeyse imkânsız.
Durmuş da aynı noktaya dikkat çekiyor:
Ucuz ürün = düşük kalite = yüksek risk.

Restoran, büfe, lokanta, okul yemekhaneleri, festivaller, sokak satıcıları…
Soğuk zincirin kırılması, hijyen eksikliği, teknik personel çalıştırılmaması, dezenfektan kullanımının azaltılması, çapraz bulaşma, uygun olmayan su…
Zehirlendiğimizde ise kimse “neden?” sorusuna gerçek bir yanıt veremiyor.

DENETİM VARSA NEDEN BU KADAR ÇOK VAKAYLA KARŞILAŞIYORUZ?
Durmuş’un verdiği örnek aslında her şeyi özetliyor:
Denetim ekipleri artmadığı halde denetim sayısı nasıl artıyor?
Cevap basit:
Alo 174 ihbarları ve numune bazlı taramalar denetim gibi kayda geçiyor; sahadaki gerçek denetim kapasitesi ise yerinde sayıyor.
Bu yüzden bir işletmenin mutfağını, çalışanını, üretim sürecini görmek çoğu zaman mümkün olmuyor.
Sonuç: “Denetim var ama denetim yok.”

Peki çözüm nerede?
Durmuş ve TMMOB’un önerileri masada duruyor:
Yerel yönetimler, ruhsatsız, izinsiz seyyar gıda satışına kesinlikle göz açtırmamalı. Tarım ve Orman Bakanlığı, risk esaslı, etkin ve nitelikli denetimi artırmalı; ekiplerde daha fazla gıda mühendisi istihdam etmeli. Gıda güvenliği eğitimi, restoran sahipleri ve çalışanları için zorunlu olmalı. Gıda danışmanlığı sistemi, küçük işletmeler için devreye alınmalı. Gıda İhtisas Mahkemeleri kurulmalı; çünkü ağır ihlaller hafif cezalarla geçiştiriliyor. Büyük kuruluşlarda – okullar, yurtlar, cezaevleri, kışlalar, turizm tesisleri – mutlaka gıda mühendisi istihdamı şart olmalı.
Bunlar olması gerekenler ve hayat kurtaracak adımlar.
Son haftalarda yaşanan zehirlenmeler toplumdaki güvensizliği zirveye çıkardı.
Artık insanlar sadece marketteki ürüne değil, lokantadaki yemeğe, okulun yemeğine, düğün yemeğine, sokaktaki simide bile şüpheyle bakıyor.

Bu güvensizliğin bedelini de yine toplum ödüyor; üstelik sadece sağlıkla değil, ekonomik olarak da…
Böcek Ailesi’nin yaşadığı trajedi, bu ülkenin gıda ve çevre güvenliği konusunda gelmesi gereken noktayı çok acı bir şekilde hatırlattı.
Küçük hatalar büyük acılara dönüşüyor.
Gıda güvenliği lüks değil; temel insan hakkı
Serkan Durmuş’un çağrısındaki en kritik cümle aslında son söz niteliğinde:
“Güvenli gıdaya ulaşmak temel bir insan hakkıdır.”
Evet…
Soframızdaki her lokma, çocuğumuzun okulda yediği her yemek, sokakta aldığımız bir simit bile bu hakkın parçası.
Bu ülkede gıda güvenliği politikası güçlenmediği sürece, her yeni güne yeni bir zehirlenme haberiyle uyanmamız maalesef şaşırtıcı olmayacak.
Ve bu ülkede kimse, ekmeğinin peşindeyken canından olmamalı.
İnsan hayatı bu kadar ucuz olmamalı.