Bursa konuşulurken, cümle genellikle sanayiyle başlar ve yine sanayiyle biter. Otomotivden tekstile, makineden mobilyaya uzanan güçlü bir üretim hafızası vardır bu şehrin. Ancak bu güçlü kimliğin gölgesinde kalan, çoğu zaman ikinci plana itilen başka bir gerçek daha bulunur: Bursa aynı zamanda ciddi bir tarım ve gıda kentidir. Ne var ki bu potansiyel, bugüne kadar doğru bir planlamayla bütüncül bir yapıya kavuşturulabilmiş değil.
Bursa’nın gelecek planlamasının yapıldığı, kentin adeta anayasa metninin yazıldığı bugünlerde bu başlığın göz ardı edilmemesi gerekiyor. Sanayi tek başına yetmez; tarımı ve buna entegre edilecek turizmi de bu denklemin içine koymak gerekir. Nitekim BUSİAD, üç yıl önce Bursa vizyonunun bu üç ayak üzerinde yükselmesi gerektiğini açıkça dile getirmiş, bu yaklaşım kamuoyunda da karşılık bulmuştu.
Geçtiğimiz aylarda Bursa Ticaret Borsası Başkanı Özer Matlı’nın Gıda İhtisas OSB’ye ilişkin yaptığı açıklamalar, bu açıdan bir hatırlatma işlevi gördü. Matlı, sürecin planlı ve şeffaf biçimde ilerlediğini vurgularken, tartışmaların dedikodu zemininden çıkarılması gerektiğine dikkat çekti. Bu açıklamalar, meseleyi kişisel polemiklerin dışına taşıyarak asıl soruya odaklanmayı zorunlu kılıyor: Bursa, tarım ve gıdayı kalkınma denklemine gerçekten dahil edecek mi?
Bu sorunun taliplileri de yok değil. Yenişehir, sahip olduğu üretim gücü ve lojistik avantajlarla doğru adres olduğunu açıkça vurgularken; Gemlik ise ticaret ve sanayi odası öncülüğünde hazırladığı dosyaları ve projeleri Ankara’ya kadar taşıdı. Tartışma yalnızca “neresi” meselesi değil; “nasıl” ve “hangi vizyonla” sorularını da içinde barındırıyor.
Bu noktada kişisel bir notu da hatırlatmak gerekiyor. 2013 yılında BTSO’nun düzenlediği bir fuar gezisi kapsamında, Almanya’nın Köln kentinde gerçekleştirilen ve gıdanın dünya vitrini olarak kabul edilen Anuga Fuarı sonrasında kaleme aldığım yazıda, Bursa ürünlerinin dünya pazarına katma değerli biçimde sunulabilmesi için Gıda OSB’nin bir zorunluluk olduğunu ifade etmiştim. O gün iş dünyasında da bu yönde güçlü bir kanaat vardı. Ancak aradan geçen 12 yıla rağmen, Gıda OSB meselesi Bursa gündeminde hep yarım kaldı.

Bugün gelinen noktada tablo daha da net. Bursa’da 17 organize sanayi bölgesi bulunuyor. Buna karşın, tarımsal üretimin katma değere dönüştürüleceği bir Gıda İhtisas OSB’nin hâlâ kurulamamış olması, yalnızca bir eksiklik değil, açık bir planlama zafiyeti olarak karşımızda duruyor. Tarım gücüyle övünen bir şehirde gıda işletmelerinin hâlâ dağınık, çoğu zaman denetimden uzak ve markalaşmadan yoksun biçimde faaliyet göstermesi, bu potansiyelin neden karşılıksız kaldığını da açıkça gösteriyor.
Oysa mesele yalnızca üretmek değil; üretileni işleyebilmek. Tarımda gerçek kazanç, tarlada değil; ürünü nihai hale getiren tesislerde oluşuyor. Ham maddeyi ucuza satıp, işlenmiş ürünü pahalıya almak zorunda kalan bir yapı, ne kadar üretirse üretsin sürdürülebilir bir refah üretemiyor.

YENİŞEHİR’İN FOTOĞRAFINDA NE VAR?
Yenişehir, bu tablonun en somut örneklerinden biri. 350 bin dekar tarım arazisi, 5 bin kayıtlı çiftçi, yılda iki hatta üç ürün alınabilen verimli topraklar… Kâğıt üzerinde bakıldığında tam anlamıyla bir tarım üssü. Ancak bu üretim gücü, işleme ve sanayiyle buluşamadığı için ekonomik refaha dönüşemiyor. Ürün, tesis olmadığı için aracıya gidiyor; katma değer tarladan çıkıyor ama ilçede kalmıyor.
Bu nedenle Yenişehir, Bursa’nın 17 ilçesi arasında sosyo-ekonomik gelişmişlikte 13. sırada yer alıyor. Yüzyıllardır tarım yapılan bir ilçenin bu noktada kalması kader değil; sanayi ile tarımı entegre edememenin doğal sonucu.
Konu yalnızca gelir düzeyiyle de sınırlı değil. Tarımda mekanizasyon arttıkça, insan gücüne olan ihtiyaç azalıyor. Eğitim alan, nitelik kazanan gençler ilçede karşılık bulamayınca büyükşehirlere yöneliyor. Bu göç, Yenişehir’in sosyal yapısında sessiz ama derin bir kırılmaya yol açıyor. Gençler giderken, oluşan boşluk geçici iş gücüyle doluyor; bu durum sosyal dokuyu zayıflatıyor.
Gıda İhtisas OSB, bu yönüyle yalnızca bir sanayi alanı değil; ilçenin sosyolojik geleceği açısından da bir eşik anlamı taşıyor. Gıda teknolojileri, paketleme, lojistik ve mühendislik alanlarında oluşacak yeni iş sahaları, gençlerin kendi memleketlerinde kalabilmesinin önünü açabilir.
Yenişehir’in bir diğer güçlü yönü ise çoğu zaman yeterince konuşulmayan lojistik konumu. Havalimanı, demiryolu hattı, karayolu bağlantıları ve Gemlik Limanı’na yakınlık, burayı doğal bir tarımsal lojistik merkezine dönüştürüyor. Gıda OSB ile birlikte bu avantaj, yalnızca Türkiye pazarı için değil; Avrupa ve Ortadoğu pazarları için de anlamlı bir kapıya dönüşebilir.
Elbette eleştiriler olacak. Nerede yapılırsa yapılsın, itirazlar eksik olmayacak. Ancak çevreyi korumakla halkın refahını artırmak arasında bir tercih yapmak zorunda değiliz. Gıda İhtisas OSB, ağır sanayi değil; doğayla uyumlu, tarımı destekleyen bir model sunuyor. Asıl mesele, bu dengeyi doğru kurabilmek.
Bugün tartıştığımız konu bir OSB’den ya da yalnızca nereye kurulacağından ibaret değil. Mesele, Bursa’nın tarımı sadece üretim başlığı altında mı tutacağı, yoksa sanayileşmiş tarım anlayışıyla bir üst lige mi taşıyacağıdır. Potansiyel ortada, rakamlar ortada, ihtiyaç ortada.
Geriye kalan tek soru şu:
Bu potansiyeli değerlendirecek irade ortaya konulacak mı? Bir başka soru ise şu Bursa Büyükşehir Belediyesi Başkanı Mustafa Bozbey’in en son basın toplantısında 2026 yılının ilk aylarında kamuoyuna duyurulacağı açıklanan 1/100 binlik planda gıda OSB olacak mı veya nereye kurulacak?
Adı belli olan bir başlığı daha fazla ertelemeden konuşmanın zamanı çoktan geldi: Gıda İhtisas OSB.
****
Bir yıl daha geçti, biz ne aldık yanımıza?
Bugün yeni yılın ilk günü…
Acısıyla tatlısıyla bir yılı daha geride bıraktık, umutlarımızı ise yeni yıla taşıdık. Takvim değişti ama insanın zihnindeki yükler bir günde hafiflemiyor.

2025 yılı kolay bir yıl olmadı.
Ekonomik sıkıntılar, geçim derdi, bölgesel gerilimler, savaşlar… Ve hepsinin ötesinde, vicdanlarımızı her gün yeniden sınayan Gazze’deki insanlık dramı. Ekranlardan taşan görüntüler, insanın içini acıtan sessizlikler… Alışmamamız gereken ama alıştığımız bir dünya hali.
Elbette umutluyuz.
Hem ekonomide hem de bölgesel sorunlarda çözüm arayışlarının güçleneceğine inanmak istiyoruz. Ama insanın aklının bir köşesinde şu soru hep duruyor: İnsanlık bu sorun yumağından gerçekten kurtulabilecek mi?
Bir de çoğu zaman gözden kaçırdığımız başka bir gerçek var.
Sorunlarla boğuşurken, hayatın kendisini ıskalıyoruz. Mutluluğu, yaşama sevincini, küçük anların kıymetini… Oysa yapılan değerlendirmeler çok net söylüyor: 100 yıl sonra bugün yaşayanların belki de hiçbiri hayatta olmayacak. Oturduğumuz evler, kullandığımız arabalar, uğruna kavga ettiğimiz meselelerin büyük bölümü anlamını yitirecek.
Daha acı olanı şu:
Hangimiz dedemizin babasının babasını hatırlıyoruz? İsimler siliniyor, hikâyeler eksiliyor. Belki biz de hatırlanmayacağız.
İşte tam da bu yüzden, hayat nehri içinde sürüklenirken kendimize şunu hatırlatmak gerekiyor: Her şey bu kadar kalıcıymış gibi davranmaya değmiyor.
800 yıl önce Yunus Emre ne güzel söylemiş:
“Dünya bir penceredir, her gelen baktı geçti…”
Biz de bakıp geçiyoruz.
Madem öyle, bari kırıp dökmeden, incitmeden, biraz daha anlayarak, biraz daha insanca bakalım.
Yeni yıl hepimize bunu hatırlatsın.