Suriye’de son iki günden beri yaşananları televizyon ekranlarından izleyince aklıma direkt Mao’nun analizi geldi.
Mao Zedong, emperyalizmi tarif ederken “kağıttan kaplan” benzetmesini kullanır. Dışarıdan bakıldığında güçlü görünen, ancak sahadaki gerçeklerle karşılaştığında sanıldığından çok daha kırılgan olduğu ortaya çıkan yapıları anlatmak için seçilmiş çarpıcı bir ifadedir bu. Aradan geçen onca yıla rağmen, benzetmenin hâlâ geçerliliğini koruması ise tesadüf değil.
Suriye’de son 44 saatte yaşananlar, bu benzetmenin neden yalnızca ideolojik bir slogan olarak kalmadığını, sahada karşılığı olan bir tespit olduğunu bir kez daha gösterdi.
Yaşananlar, yalnızca bir askeri operasyonun sonucu olarak okunmamalı. Aynı zamanda yıllardır süren yanlış okumaların, abartılı güç algılarının ve masa başında üretilen senaryoların da iflası söz konusu. Harita üzerinde büyütülen, uluslararası dengeler içinde olduğundan daha güçlü gösterilen hatta ‘bir saatte Şam’a girerler’ değerlendirmesi yapılarak abartılan bir yapının, sahadaki gerçeklerle karşılaştığında ne kadar hızlı çözülebildiği net biçimde görüldü.
Bu tabloyu sağlıklı değerlendirebilmek için biraz geriye gitmek gerekiyor.
Geçen yıl Esad yönetiminin kısa sürede devrilmesiyle birlikte Suriye’de yeni bir dönem başladı. Şam merkezli yeni yönetimin önündeki en büyük başlık, doğal olarak ülkenin yeniden inşasıydı. Ancak bu sürecin önünde duran en ciddi engel de başından itibaren belliydi: SDG/PYD’nin fiili kontrol alanları ve bu yapının belirsiz, statüsüz konumu.
Şam ile yapılan mutabakatlara rağmen SDG/PYD’nin süreci sürekli oyalaması, sahada kalıcı bir statü elde etme arayışının açık göstergesiydi.
Zaman kazanmak, uluslararası dengelerin yeniden şekillenmesini beklemek ve özellikle ABD desteğinin bir süre daha devam edeceği varsayımıyla hareket etmek, örgütün temel stratejisi hâline gelmişti.
Tam da bu noktada, Türkiye’nin yıllardır dile getirdiği bir tespit yeniden anlam kazandı: Sahadaki gerçeklik ile dış destekle oluşturulan algı, çoğu zaman aynı şey değildir.

Dahası, Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması, Türkiye açısından yalnızca diplomatik bir tercih değil, doğrudan stratejik bir güvenlik meselesiydi. Irak’ın kuzeyinde yıllar içinde adım adım ortaya çıkan yapının bugün bölgeyi nasıl bir çıkmaza sürüklediği hâlâ hafızalarda. Ankara’nın Suriye konusunda bu kadar hassas davranmasının arkasında, biraz da bu tecrübenin bıraktığı izler var.
Halep’te sivilleri hedef alan saldırılarla başlayan süreç, Suriye ordusunun askeri refleksini devreye soktu. Ancak yaşananları sadece cephede ilerleyen birlikler üzerinden okumak eksik olur.
Deyr Hafir, Meskene ve Tabka hattında ortaya çıkan tablo, SDG/PYD’nin sanıldığı kadar güçlü bir yerel karşılığa sahip olmadığını açık biçimde ortaya koydu. Bir saatte Şam’a gireceği iddia edilen güç dağıldı.
Aşiretlerin ve yerel halkın tavrı, sürecin en kritik kırılma noktası oldu. Yıllardır “kontrol” olarak tanımlanan alanlarda bu kontrolün büyük ölçüde zoraki olduğu, ilk ciddi baskıda hızla çözüldüğü görüldü.
Bu durum, Ortadoğu’nun sosyolojik dinamiklerini yakından izleyenler açısından şaşırtıcı değildi. Çünkü bölgede kalıcı güç, yalnızca silahla değil, yerel meşruiyetle ayakta durur.
Türkiye açısından dikkatle not edilmesi gereken nokta tam da burasıdır.
Ankara, uzun süredir SDG/PYD yapılanmasının sürdürülebilir olmadığını, dış destek zayıfladığında bu yapının dağılacağını savunuyordu.
Yaklaşık 44 saat süren operasyon süreci, bu yaklaşımın sahadaki karşılığını net biçimde gösterdi. Elbette bu hızlı çözülmenin masada ne kadar kalıcı sonuçlar üreteceğini görmek için biraz daha zamana ihtiyaç var. Ancak ortaya çıkan tablo, temel varsayımın yanlış olmadığını ortaya koyuyor.
ABD’nin doğrudan bir askeri ya da siyasi refleks ortaya koymaması, buna ek olarak ABD, Yeni Suriye Yönetimi ve İsrail arasında gerçekleşen temaslar, örgütün manevra alanını daha da daralttı. Sahadaki yalnızlık, masadaki pazarlık gücünü de beraberinde eritti.
Suriye ordusunun Fırat’ın doğusuna geçmesi ve Tel Abyad hattından açılan cephe, yalnızca askeri değil, aynı zamanda siyasi bir mesaj içeriyordu. Bu mesajın Türkiye’nin sınır güvenliği açısından dikkatle okunması gerekiyor. Çünkü anlaşmayla birlikte sınır kapılarının ve enerji sahalarının Şam yönetimine devredilmesi, Türkiye’nin yıllardır savunduğu “devlet muhataplığı” tezini güçlendiren bir gelişme olarak öne çıkıyor.

Ateşkes ve Tam Entegrasyon Anlaşması’nın satır araları bu nedenle önemli. SDG unsurlarının Suriye güvenlik yapısına entegre edilmesi, Suriyeli olmayan terör örgütü PKK mensuplarının ülke dışına çıkarılması ve ağır silahlı yapıların tasfiye edilmesi, teknik olarak örgütün dağılması anlamına geliyor. Bu tablo, Türkiye’nin güvenlik kaygıları açısından yalnızca kağıt üzerinde kalan bir kazanım değil; sahada karşılık bulduğu ölçüde anlamlı bir gelişme.
Tişrin Barajı’nın çatışmasız şekilde devralınması ise sürecin sembolik finali oldu. Bu adım, askeri güç gösterisinden çok, denge değişiminin bir işareti olarak okunmalı.
Ortaya çıkan tablo net: Yıllardır “yenilmez” olarak sunulan bir yapı, sahadaki sosyolojik ve askeri gerçeklerle karşılaştığında yalnızca 44 saat dayanabildi. Bu durum, bölgeyi masa başından okuyanlarla sahayı merkeze alanlar arasındaki farkı bir kez daha ortaya koydu.
Türkiye açısından mesele sadece bir örgütün zayıflaması değil. Asıl mesele, Suriye’de devlet merkezli bir düzenin yeniden tesis edilme ihtimalinin güçlenmesidir. Bu ihtimalin nasıl şekilleneceği, önümüzdeki dönemde hem bölgeyi hem de Türkiye’nin güvenlik politikalarını doğrudan etkileyecek.
Ama şu gerçek artık inkâr edilemez:
Dış destekle şişirilen yapılar, sahadaki gerçeklerle yüzleştiğinde kağıttan kaplan olmaktan öteye geçemiyor.
Ve merhum Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in siyaset için kullandığı 24 saat, orta doğu siyaseti için de uzun bir süre…