Hava Durumu

Marmara yine ‘sinyal’ veriyor

Yazının Giriş Tarihi: 02.05.2026 09:09
Yazının Güncellenme Tarihi: 02.05.2026 09:10

Marmara kıyılarında son günlerde dikkat çeken bir renk değişimi var. Turuncuya, yer yer kahverengiye çalan bir görüntü… İlk bakışta ürkütücü, ama meseleye biraz yakından bakınca daha tanıdık bir tabloyla karşılaşıyoruz.

Çevre Mühendisi Doç. Dr. Efsun Dindar ile yaptığımız röportajda bu görüntünün adını net koyuyoruz:

“Bu bir fitoplankton çoğalması. Yani denizdeki mikroskobik alglerin dönemsel artışı.”

Yani gördüğümüz şey doğrudan müsilaj değil. Ama bu cümle tek başına iç rahatlatmaya yetiyor mu, orası tartışılır.

Çünkü Marmara, öyle “rahat” olunabilecek bir deniz değil artık.

Dindar’ın özellikle altını çizdiği bir ifade var:

“Bu durum tek başına müsilaj başladı anlamına gelmez. Ama Marmara gibi hassas bir sistemde erken uyarı olarak okunmalı.”

Aslında mesele tam da burada başlıyor.

Biz genelde sonucu konuşmayı seviyoruz. Deniz salyası ortaya çıkınca gündem oluyor, kaybolunca unutuluyor. Oysa bilim insanları sürecin kendisine bakıyor.

Bu renk değişimi de o sürecin bir parçası.

Denizdeki yaşamın doğal bir döngüsü var elbette. Fitoplanktonlar bu döngünün en temel parçalarından biri. Ama mesele “var olmaları” değil, “kontrolsüz çoğalmaları”.

Neden mi?

Çünkü o noktada devreye bizim bıraktıklarımız giriyor.

Azot, fosfor, atık yükü…

Bir de üzerine sıcaklık artışı ve durağan deniz koşulları eklenince tablo yavaş yavaş şekilleniyor.

Dindar bunu oldukça net anlatıyor:

“Marmara’da oksijen azalması, besin tuzu baskısı ve yüksek klorofil-a eğilimi hâlâ devam ediyor.”

Yani denizin altı, yüzeyde gördüğümüz kadar “sakin” değil.

Bugün müsilajı görmüyor olabiliriz ama bu, riskin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor.

Zaten Dindar da bunu çok açık söylüyor:

“Panik yok ama rehavet de yok.”

Belki de bu cümle, Marmara için kurulabilecek en doğru denge.

İşin bir de görünmeyen kısmı var.

Arıtma tesisleri, atık su yönetimi, sanayi deşarjları…

Kağıt üzerinde her şey var gibi. Ama sahada aynı şeyi söylemek zor.

“İleri biyolojik arıtma oranı hâlâ yüzde 50 seviyelerinde” diyor Dindar.

Daha da önemlisi şu tespiti yapıyor:

“Kağıt üzerinde ileri arıtma olan tesisler, pratikte çoğu zaman daha düşük performansla çalışıyor.”

Bir başka dikkat çeken nokta ise çoğu zaman gözden kaçan detay:

soğutma suyu deşarjları.

“Bu sular yüksek sıcaklık içerir, ekosistemin dengesini bozar ve oksijen seviyelerini düşürür” ifadelerini kullanıyor Dindar.

Yani mesele sadece “kirli su” değil, denizin dengesini değiştiren her şey.

Peki çözüm zor mu?

Aslında hayır.

En azından yapılması gereken belli…

Dindar üç başlıkta özetliyor:

Azot ve fosfor yükünü azaltmak, ileri arıtmayı zorunlu hale getirmek ve Marmara’yı bütüncül bir havza olarak yönetmek.

Kulağa çok teknik geliyor olabilir ama özü oldukça basit:

Kirliliği kaynağında durdurmak.

Yazının en başına dönersek…

O turuncu görüntü.

Belki birkaç hafta sonra kaybolacak.

Deniz yine “normal” rengine dönecek.

Ama asıl soru şu:

Biz de o görüntüyle birlikte meseleyi unutacak mıyız?

Çünkü Marmara’nın asıl sorunu, ortaya çıkan görüntüler değil, o görüntüleri ortaya çıkaran alışkanlıklar.

Ve galiba en zor değişen de o.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..

YAZARIN DİĞER YAZILARI

    logo
    En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.