“Onun suratı asık, bu oyundan çıkarken şöyle yaptı, bu yüzünü buruşturdu” gibi son derece insani jest ve mimikleri; üstelik nabız dört nala koşarken, kalp saç telinden ayak tırnağına kadar bedenin en uzak köşelerine kan pompalamak için fazla mesai yaparken huzur bozucu olarak etiketlemek, “vay sen Bursaspor’un üstünde misin” diye ortalığı ayağa kaldırmak bence öküz altında buzağı aramaktan farksız…
Empati kurmaktan aciz kullarız tamam da, bu motivasyon artıklarını, yüksek gerilim hattındaki enerji fazlalıklarını tesfiye etmek hocanın işi, bu alanın kontrolünü ona bırakmak ve hiç olmazsa bu meselede tatava yapıp kafa karıştırmasak iyi değil mi?
Her otun yanına maydanoz olmaya bayılıyoruz…
Bu kadar yüksek ses çıkınca da, sanki bu küçük detayların huzuru bozacağını zannedip, gereğinden fazla hassasiyet göstermek suretiyle daha büyük problemlere kapı aralamak da söz konusu olabiliyor.
Bunlar aile içinde bin yıldır yaşanan ve kendi mecrasında çözüme kavuşturulan problemlerdir, bütün şehri, bütün tribünleri olaya dahil etmek doğru değil…
Kimse kimseye dikensiz gül bahçesi vadetmedi ki…
Bakın sizinle bir anekdot paylaşayım;
Sene 1992.
Hoca Yılmaz Vural, Feyzullah Küçük de o günün şartlarında Hakan Şükür ile birlikte takımın önemli oyuncularının başında geliyor.
Fortis Türkiye Kupası maçında Ankaragücü ile deplasmanda oynanacak maç için, kafile Vakıfköy’den hareket edecek ama herkes otobüste, bir tek Feyyaz yok, odasında ve “alacaklarım ödenmezse gelmiyorum maça” diyor.
İkna etmeye çalışanlar odadan eli boş çıkıyor, Nuh diyor peygamber demiyor Feyzo…
Son hamle Yılmaz hocadan geliyor ve o da şansını denemek için odaya giriş yapıyor, otobüsteki oyuncular beklemekten sıkılmış durumda, homurtular giderek yükseliyor.
Gözler kapıda…
Ancak aradan yarım saat geçmesine rağmen kapıdan çıkan yok.
Kaptan daha fazla dayanamıyor ve içeri girip, ne olup bittiğini anlamak için kapıyı hafifçe aralıyor ve o da ne!
Hoca Feyzullah’ın ayaklarına kapanmış yalvar yakar ikna etmeye çalışıyor ve kaptan hiç çaktırmadan kapıyı kapatıp, otobüse dönüyor. Yüzü kireç gibi…
10 dakika sonra hoca ile Feyzo sarmaş dolaş çıkıyorlar kapıdan ve otobüse binip, nihayet Ankara’ya hareket ediliyor.
Ertesi gün maçı 90+3 te Feyzullah’ın golüyle 1-0 kazanıp turu geçiyoruz.
‘E ne var bunda’ dediğinizi duyar gibiyim.
O sezon bittiğinde Yılmaz Hoca’nın kapının önüne koyduğu ilk oyuncu Feyzullah Küçük oluyor.
Bilmem anlatabildim mi?
Ya da günün moda deyimiyle; anlayan anladı…