Olağan İdari ve Mali Genel Kurul’da verilen rakamlar, kısa süre içinde somut biçimde ortaya çıkacak gelir getirici projeler ve Başkan Enes Çelik’in yaptığı etkileyici konuşma, uzaktan bakanların ‘mucize’, bizden olanların ise ‘olağan’ diye nitelendirdiği iki yıllık büyük değişimin hangi şartlarda gerçekleşmiş olduğunu, en yalın haliyle spor kamuoyuna anlatmış oldu.
Başkanı dinlerken düşündüm;
Bu şehrin insanına, 548 milyon lira bağış yaptıran, 72 bin kombine sattıran, 115 binden fazla forma aldıran motivasyon nedir; şehri harekete geçirmekle kalmayıp, iki yıllık sürecin her aşamasında desteğin giderek büyümesinin temelinde nasıl bir duygu hakim?
Sahiplenme mi, isyan mı ya da salt güven duygusu mu?
Sonra geçmiş, bir film şeridi gibi geçti gözümün önünden ve önceki genel kurulları, başkanlık yarışlarını, verilen sözleri ve gösterilen hedefleri hatırladım, en ince ayrıntısına kadar…
İrili ufaklı çokça ama başlıca iki önemli eksiği vardı o koltuğa oturmuş olanların.
İlki; hedef göstermek sıradan insanların da rahatlıkla yapabileceği ama rota oluşturmanın ve süreci stratejik bir plan dahilinde sunabilmenin, ayrıca toplumu buna ikna edebilmenin sadece basiretli ve akıllı zihinler tarafından başarılabileceği gerçeğiydi.
İkincisi ve en önemlisi de;
İlk hareket…
Güven, ‘bana güvenin’ demekle kazanılan ısmarlama bir duygu değil.
İlk hareketinizin samimi olup olmadığını anlamaya çalışıyor insanlar…
540 milyon liralık bağışın, 214 milyon liralık kısmı yönetim kurulu tarafından şartsız/şurtsuz kasaya konduğunda, başkan ve arkadaşları samimiyet testinden kusursuz bir başarıyla çıkmış oldular.
Zaten gerisi de ‘çorap söküğü’ gibi geldi.
Peki iki yılın özeti bu mudur yani, bu kadar basit mi çözüme kavuşturuldu sorunlar? Elbette hayır…
Faaliyet raporunu hazırlayacak arkadaşa rabbim hem kolaylık versin, hem de sabır…
Yazarken bile insanın hayattan bezebileceği yüzlerce binlerce etkinliği, ufacık bir yorgunluk emaresi bile hissettirmeden, neredeyse 24 saatin üçte ikisini bedensel ve ruhsal olarak Bursaspor’a vakfetmiş bir başkan ve her biri alanında kusursuz işler gerçekleştiren takım arkadaşları ‘amok koşucusu’ ne yaşadıysa, mislini yaşadılar, eziyet çektiler, laf anlattılar, dert dinlediler, çözüm ürettiler.
Dikensiz gül bahçesi değildi ya kulüp, avuçları kanasa da dışarıya hissettirmeden, kimbilir içeride ne tartışmalar yaşayıp, kulüpten dışarı çıktıklarında içeride olup biteni unuttular.
Geçmişte bunu başarabilenlerin sayısı ikiyi geçmez, birbirine sırtını dönenlerle değil, birbirine sırtını dayayanlarla yürünmesi gerekirdi bu yol ve iki yıl boyunca bunu başarabildiler.
Şunu aklımızdan çıkarmayalım;
İyileşme düz bir çizgi değildir, güzel günlere dönmek isteyenler önce bu gerçeği kabullenecek, zor olacak, belki de uzun sürecek ama birlikteliğe gölge düşürmeden, bu işin sonu mutlaka mutlu sonla bitecek.