Hava Durumu

2025’in son yazısını yazarken… mesele güven

Yazının Giriş Tarihi: 29.12.2025 07:59
Yazının Güncellenme Tarihi: 29.12.2025 08:00

2025 yılını geride bırakıp 2026’ya girerken Türkiye ekonomisiyle ilgili tartışmaların merkezinde tek bir soru var: Enflasyon gerçekten düşüyor mu, yoksa sadece rakamlar mı?

Bu soruya sağlıklı bir yanıt verebilmek için aylık verilere ya da tekil açıklamalara değil; hedeflere, tahminlere ve gerçekleşmelere birlikte bakmak gerekiyor. Özellikle Merkez Bankası’nın 2024 sonu ve 2025 boyunca yayımladığı enflasyon raporları, bu açıdan önemli bir hikâye anlatıyor.

2024 yılının son Enflasyon Raporu’nda Merkez Bankası, 2025 yılsonu enflasyonunu %21 olarak öngörüyordu. Bu tahmin, %16–%26 aralığında bir belirsizlik bandıyla sunulmuştu. Ancak 2025 yılı ilerledikçe bu patikanın korunamadığını gördük. Şubat ayında tahmin %24’e yükseltildi, Mayıs raporunda bu seviye korundu, yaz aylarında %25–%29 aralığına taşındı ve yılın son raporunda 2025 enflasyonu %31–%33 bandına yerleştirildi.

Yani 2025, enflasyon hedeflerinin yıl içinde sürekli yukarı revize edildiği bir yıl oldu.

Bu revizyonların arkasında tek bir neden yok.

Gıda ya da enerji gibi oynak kalemlerden ziyade, enflasyonun en dirençli bileşenleri olan hizmetler ve kira kalemleri beklenenden çok daha yavaş çözülüyor. Eğitim, sağlık, barınma ve çeşitli hizmetlerde yerleşmiş fiyatlama davranışı, yüksek enflasyon dönemlerinin ardından kolay kolay kırılmıyor.

Ekonomi literatüründe “atalet” olarak tanımlanan bu durum, 2025’te dezenflasyon sürecinin önündeki en büyük engel hâline geldi.

Bu nedenle 2025 teknik olarak bir dezenflasyon yılı olsa da, vatandaş açısından hissedilen bir rahatlama yaratmadı. Enflasyon oranı %70’lerden %30’lara gerilemiş olabilir; ancak fiyat seviyesi hâlâ çok yüksek. Dahası, ücret ve gelir artışları bu fiyat seviyesini telafi edemediği için, enflasyonun düşüşü gündelik hayatta karşılık bulmadı. Bu tablo, hanehalkı beklentilerine de net biçimde yansıdı.

Resmî tahminler 2026 için yüzde 20’lere işaret ederken, vatandaşın zihnindeki enflasyon hâlâ %50’nin altına inmiyor. Bu, sadece algı değil; yaşanmış bir refah kaybının sonucu.

Bu noktada ekonomi politikalarında yaşanan yaklaşım değişimini hatırlamak gerekiyor.

Şimşek öncesi döneminde düşük faiz politikası, kredi genişlemesi ve yoğun regülasyonlarla enflasyonla mücadele edilmeye çalışıldı. Kur üzerindeki baskı arttıkça maliyetler büyüdü, beklenti çıpası zayıfladı. Şimşek’le birlikte ise daha ortodoks bir çerçeveye dönüş yaşandı: yüksek faiz, sadeleşme ve uluslararası normlara uyum. Bu yaklaşım finansal piyasalarda rahatlama ve rezervler açısından belirli kazanımlar sağladı. Ancak 2025’in bize gösterdiği temel gerçek şu oldu: Ortodoks politika aşırı yüksek faiz ile enflasyonu düşürür, ama düşürürken düşme hızın yüksek olacağını, yahut alt gelir gruplarını tahrip etmeyeceğini garanti etmez.

Piyasalara baktığımızda da benzer bir tablo görüyoruz. 2025’te borsa nominal olarak yükseldi; ancak yüksek faiz ortamında iskonto oranlarının etkisiyle sektörler arasında ciddi ayrışmalar yaşandı.

Altın ve gümüş, enflasyon beklentilerinin düşmemesi nedeniyle hâlâ bir “güven sigortası” işlevi gördü. Döviz kurlarında ani sıçramalar olmasa da Türk lirasının kırılganlığı tamamen ortadan kalkmadı. Kripto varlıklar ise küresel risk iştahının yanı sıra, Türkiye’de para ikamesi refleksinin bir yansıması olarak fiyatlandı. Tahvil piyasası ise belki de en net mesajı verdi: uzun vadeli faizler, programın kredibilitesine dair soru işaretlerinin tamamen silinmediğini gösterdi.

2026’ya girerken 2025’e atıfta bulunarak kullanılan bir tanım var: “İç güveyinden hallice…”

Gerçekten de 2026 yılında büyük bir makro kriz ihtimali zayıf görünüyor; ancak bu, refahın hızla artacağı anlamına gelmiyor. Eğer Merkez Bankası’nın öngördüğü gibi enflasyon yüzde 20’lere doğru gerilerse (ki bence zor ama olsun isterim) bu önemli bir başarı olur. Fakat bu düşüşün hane halkının cebine ve beklentilerine yansıması zaman alacak.

2026’nın kaderini belirleyecek üç temel unsur öne çıkıyor.

Birincisi, hizmet ve kira enflasyonunun gerçekten kırılıp kırılmayacağı ve hane halkının buna ikna olup olmayacağı.

İkincisi, maliye politikası ve ücret ayarlamalarının dezenflasyon hedefiyle uyumlu olup olmayacağı.

Üçüncüsü ve belki de en önemlisi, güven ve istikrar tesis edilmesine milletin ikna edilip edilemeyeceği.

Çünkü enflasyonla mücadelede düşmesi en zor olan rakam, açıklanan enflasyon değil; vatandaşın zihnindeki enflasyondur.

2025’i geride bırakırken gerçeği saklamaya gerek yok: Türkiye ekonomisi ne felaket senaryolarının tarif ettiği kadar karanlıkta ne de rakamların ima ettiği kadar aydınlıkta.

Enflasyon rakamları düşüyor olabilir, fakat hayat pahalılığı duygusu yerinde duruyor. Çünkü enflasyon sadece bir oran değil, bir hafıza; sadece bir gösterge değil, bir güven meselesi.

2026, işte bu yüzden kritik bir eşik. Bu yıl, yalnızca enflasyonun düşüp düşmeyeceğini değil, toplumun bu düşüşe inanıp inanmayacağını belirleyecek.

Beklentiler ikna edilmezse bu kazanımlar kalıcı olmaz.

Türkiye’nin asıl sınavı, rakamları aşağı çekmekten çok, beklentileri düzeltemektir.

Kısacası mesele güvendir.

Ve güven, ekonomide en zor inşa edilen ama en hızlı kaybedilen sermayedir.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..

YAZARIN DİĞER YAZILARI

    logo
    En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.