Türkiye’de son haftalarda altın rafinerileri etrafında dönen adli süreçler, kamuoyuna “operasyonlar zinciri” olarak yansıyor. İsimler sayılıyor, şirketler konuşuluyor, aileler tartışılıyor. Ben meseleye biraz daha yukarıdan bakmayı gerekli görüyorum. Çünkü bu tablo, bana göre tek tek şirketlerin veya kişilerin hikâyesi değil; Türkiye’de ekonomik yetkilendirme ile fiili piyasa pratiği arasındaki yapısal kopuşun bir yansımasıdır.
İlk kırılma noktası, sektörün merkezindeki bir rafineriye yapılan operasyondu. Uluslararası piyasalarda tanınan, yıllardır faaliyette olan, üstelik LBMA Good Delivery List’te yer alan bir rafineri… Bu tür bir akreditasyon teknik olarak altının saflığını, standardını ve izlenebilirliğini garanti eder. Ama Türkiye’de uzun süredir bunun çok daha fazlası anlamına geldiğini gözlemliyorduk. LBMA sertifikası, zamanla “devletin de ötesinde bir meşruiyet belgesi” gibi algılanmaya başlamıştı. İlk operasyon, işte bu algının hukuki bir karşılığı olmadığını net ve sert biçimde gösterdi.
Başlangıçta bu sürecin münferit olduğu düşünüldü. “Bir vaka, bir istisna” denildi. Ancak dosyalar genişledikçe, Aleks Metal’den Aga Holding’e uzanan yeni isimler ortaya çıktıkça ve üstelik bu şirketlerin bazılarının kısa süre önce Bakanlık tarafından rafineri yetkisi almış olduğu anlaşıldıkça, meselenin rengi değişti.
Artık soru “hangi şirket?” değildi.
Asıl soru şuydu:
Devlet bunlara nasıl yetki veriyor? Verdiği bu yetki piyasada nasıl okunuyor?
Burada çok kritik bir ayrımı kaçırıyoruz. İdari hukuk açısından rafineri yetkisi vermek, “faaliyet izni” vermektir. Ceza hukuku açısından ise bu izin, ileride yapılacak işlemler için bir teminat değildir.
Ne var ki Türkiye’de idari onay, çoğu zaman fiili bir meşruiyet kalkanına dönüşür. Devletin verdiği izin, piyasaya güçlü bir sinyal gönderir: “Bu aktör uygundur, güvenilirdir.”
Bu sinyal, sadece rakipleri değil, şirket içindeki karar alma mekanizmalarını da şekillendirir.
Son operasyonların yarattığı asıl sarsıntı, bu sinyalin güvenilirliğini zedelemiş olmasıdır. Çünkü görülmüştür ki devletin yetki verdiği bir şirket, ertesi gün ağır ceza dosyasında yer alabilmektedir.
Bu, piyasa açısından ciddi bir belirsizlik üretir.
Bu tabloyu anlamak için altın ithalat kotasını merkeze koymak gerekir.
Altın ithalat kotası, teknik olarak cari açığı sınırlamak ve döviz talebini kontrol etmek amacıyla tasarlanmış bir makroekonomik araçtır.
Ancak iktisat literatürü bize şunu söyler: Hiçbir regülasyon nötr değildir!
Her kısıt, yeni teşvikler üretir. Kotalar, bazı davranışları yasaklarken bazılarını cazip hâle getirir.
Türkiye’de uygulanan altın kotası, rafinerilerin hammaddeye erişimini sınırlarken, ihracat teşviklerini ve beyan mekanizmalarını olağanüstü derecede kritik hâle getirmiştir.
Soruşturma dosyalarına yansıyan paravan şirketler, teşvik odaklı ihracat kurguları ve karmaşık finansal akışlar, bana göre bireysel ahlaki zaaflardan ziyade belirli bir regülasyon ortamında rasyonel aktör davranışlarına benzemektedir.
Bu noktada soruyu yanlış yere soruyoruz. “Kim yaptı?” sorusu elbette önemlidir ama yetersizdir.
Asıl soru şudur: Hangi teşvik yapısı bu davranışı rasyonel kıldı?
Süreci daha hassas hâle getiren bir başka unsur da, köklü aile şirketlerinin bu dosyalarda yer almasıdır. Türkiye’de altın sektörü, kuşaklar boyunca devam eden aile işletmeleri üzerinden şekillenmiştir. Bu şirketlerin sadece ekonomik değil, ciddi bir sosyal sermayesi de vardır. Dolayısıyla bu tür isimlerin adli süreçlerde anılması, hukuki olduğu kadar sembolik bir kırılma yaratır. Devlet-sermaye ilişkilerinde uzun süredir varsayılan dengeler sorgulanmaya başlanır.
Uluslararası akreditasyon meselesine de bu çerçevede yeniden bakmak gerekir. LBMA gibi kurumlar küresel standartları belirler; ancak ulusal teşvik sistemlerinin doğru kullanımı, vergi uyumu ya da beyan doğruluğu onların denetim alanı değildir. Buna rağmen, Türkiye’de bu tür akreditasyonların zamanla iç hukukun yerine geçen bir meşruiyet ikamesi gibi algılandığını görüyoruz. Bugün yaşananlar, bu algının sürdürülemez olduğunu açıkça ortaya koymuştur.
Bu nedenle yaşananları bir “altın operasyonu” olarak tanımlamak bana eksik geliyor.
Ortada olan şey, idari yetkilendirme ile fiili denetim arasındaki boşluğun, uluslararası meşruiyet ile ulusal hukukun sınırlarının ve ekonomik regülasyonların ürettiği teşviklerin aynı anda çatlamasıdır.
Elbette bundan sonra daha sıkı denetimler, teşviklerde revizyonlar ve sektörde bir eleme süreci göreceğiz.
Ama bunlar sorunun semptomlarıyla mücadeledir.
Asıl mesele şudur: Devlet ekonomik araçları tasarlarken piyasa davranışlarını gerçekten öngörebiliyor mu?
Ve daha önemlisi, denetim kapasitesi bu tasarımla uyumlu mu?
Eğer bu uyum sağlanamazsa, bugün altın üzerinden yaşanan kriz, yarın başka bir stratejik sektörde karşımıza çıkacaktır. Bu yüzden kişilere ve şirketlere odaklanmak kolay ama yanıltıcıdır.
Asıl soru hâlâ ortadadır:
Türkiye’de devletin verdiği yetki ile piyasanın fiili pratiği neden bu kadar kolay ayrışabilmektedir?
Bu sorunun cevabı, sadece bugünkü soruşturmaların değil, ekonomik yönetişim geleceğinin de anahtarıdır.
Ancak burada kritik bir nokta daha var ve genellikle gözden kaçıyor. Bakanlığa rafineri olmak için başvurmuş, hâlâ bekleyen firmalar var. Üstelik bu firmaların bir kısmı, işini gerçekten kitabına uygun yapan, altyapısını tamamlamış, şeffaf ve denetlenebilir yapılar kurmuş durumdalar.
Şimdi şu soruyu sormak zorundayız: LBMA üyesi olanlar bile bu noktadaysa, LBMA üyesi olmayan ama işini düzgün yapanlar rafineri olamayacak mı?
Eğer yetkilendirme süreçleri yavaş, belirsiz ve öngörülemez kalırsa, sektördeki doğru çalışan firmaları cezalandırmış olmaz mıyız?
Yetki vermekte acele edilmesi nasıl sorunluysa, hak edenlerin önünü tıkamak da en az o kadar sorunludur.
Sağlıklı bir sistem, hem yanlış yapanı ayıklayabilmeli hem de doğru yapanın yolunu açabilmelidir.
Son Söz Yerine:
Yetki demek “yanlış yapamazsın” demek değil “şunu yapabilirsin” demektir.
İdari yetki, fiili masumiyet belgesine dönüşüyorsa;
Uluslararası akreditasyon, iç hukukun yerine geçiyorsa;
Regülasyonlar, denetim kapasitesinden hızlı koşuyorsa;
Ne altın parlar,
Ne de sistem sağlam durur.
Memlekette 400 Avrasya Tüneli ya da 350 Osmangazi Köprüsü yapacak kadar yastık altında altın var diyoruz ama sadece 8 firmaya rafineri yetkisi veriyoruz. Koşullar gereği de ithalat kotası var diyoruz.
Evet. Hırsızın suçu çok. Affedilir gibi değil.
Fakat ev sahibi de kapıyı kilitliyor diyemeyiz!