Geçenlerde bir dostumla konuşurken “Hocam, Hürmüz’deki mesele bizim pazardaki domatesi de etkiler mi?” diye sordu. Güldüm. Sonra durdum. Çünkü soru basitti ama cevabı hiç basit değildi. Bugünün dünyasında Hürmüz Boğazı’nda bekleyen bir tanker, Bursa’daki sanayicinin elektrik faturasına, İstanbul’daki esnafın kredi kartı borcuna, Ankara’daki Hazine ihalesine kadar uzanan görünmez bir zincirin parçasıdır.
Haritada küçük görünen bir boğaz, kasada büyük açıklar doğurur.
Türkiye bugün tam da böyle bir eşikte duruyor. Bir tarafta Hürmüz üzerinden tırmanıp yavaşlayan, sonra yeniden tırmanma ihtimali taşıyan jeopolitik gerilim var. Diğer tarafta düşmekte zorlanan enflasyon, uzun süre yüksek kalan politika faizi, sıkılaştırılan kredi kanalı, büyüyen KMH kullanımı, tahsili gecikmiş alacaklar ve Hazine’nin rekor düzeylere çıkan iç borç faiz ödemeleri var.
Bunlar ayrı ayrı dosyalar değil haaa! Aynı hikâyenin farklı sayfaları.
Hürmüz’de son günlerde konuşulan ateşkes uzatması ve boğazın yeniden açılması ihtimali, küresel piyasalara kısa süreli bir nefes aldırdı. Petrol fiyatları gevşedi, borsalarda risk iştahı bir miktar toparlandı, altında ise güvenli liman talebiyle faiz beklentileri arasında kararsız bir denge oluştu. Fakat burada dikkatli olmak gerekir. Diplomasi masasında henüz imza kurumadan piyasa ekranına bakıp “mesele çözüldü” dememek lazım!
Ekonomide krizler çoğu zaman tek bir olaydan doğmaz. Bir olay, zaten gerilmiş olan ipi koparır. Pandemi de böyleydi. 1970’lerdeki petrol şokları da. 20. yüzyılın büyük savaşları da. Sanayi Devrimi’nin ardından dünya ticaret yolları nasıl yeni güç dengeleri doğurduysa, bugün de enerji yolları yalnızca ticaretin değil, para politikasının ve toplumsal refahın kaderini belirliyor.
Hürmüz bu yüzden yalnızca İran, ABD ya da Körfez ülkeleriyle ilgili bir başlık değildir.
Hürmüz, enerji ithalatçısı Türkiye için enflasyon beklentisi demektir.
Cari açık demektir.
Sanayicinin maliyeti, nakliyecinin mazotu, çiftçinin girdisi, tüketicinin market sepeti demektir. Petrol fiyatı yükseldiğinde mesele sadece akaryakıt tabelasındaki artış değildir. Mesele, maliyetlerin ekonominin bütün damarlarına sessizce yayılmasıdır.
Türkiye’nin bugünkü enflasyon sorunu da biraz burada düğümleniyor. İç talebi kısmak için faizi yüksek tutarsınız; kredi büyümesini sınırlarsınız; tüketimi soğutmaya çalışırsınız. Bunların kendi içinde bir mantığı vardır. Fakat dışarıdan petrol, enerji ve navlun baskısı geldiğinde enflasyonun davranışı değişir. Talebi bastırırsınız ama maliyet kapıdan içeri girer. Vatandaşa “harcama” dersiniz; enerji faturası “ben geldim” der.
İşte yüksek politika faizi burada uzun süreli bir gölgeye dönüşüyor. Merkez Bankası’nın politika faizini yüksek tutması, enflasyonla mücadele açısından anlaşılabilir. Ama faiz uzun süre yüksek kaldığında ekonomide başka bir tortu birikir. Şirketin işletme sermayesi pahalanır. Stok finansmanı zorlaşır. Çek, maaş, tedarikçi ödemesi daha maliyetli hale gelir. Vatandaş için kredi kartı ve Kredili Mevduat Hesabı (KMH) bir tercih olmaktan çıkar, ay sonunu getirme aracına dönüşür.
Türkiye’de sıkça gözlemlediğim bir yanılgı var. Borç çevirmeyi ödeme gücü zannediyoruz. Oysa borç çevirmek, borcu ödemek değildir. Sadece zamanı satın almaktır.
Bugün KMH, kredi kartları ve kısa vadeli ticari borçlar geniş kesimler için tam da bu zamanı satın alma aracına dönüşmüş durumda. Fakat zaman pahalıdır. Hele faiz yüksekse, çok pahalıdır.
Tahsili gecikmiş alacaklar bu yüzden kuru bir bankacılık göstergesi değildir. O rakamın içinde ertelenmiş bir maaş ödemesi, çevrilemeyen bir çek, asgari ödemeyle ötelenen bir kart borcu, vadesi uzatılmış bir tedarikçi hesabı vardır. Takipteki alacaklar çoğu zaman yangının başladığı yeri değil, dumanın resmi kayıtlara düştüğü yeri gösterir.
Aynı sıkışmanın kamu tarafındaki adı ise iç borç faiz ödemesidir. Devlet yüksek faiz ortamında borç çevirdikçe bugünün faizi yarının bütçesine yazılır. Hazine’nin faiz yükü büyüdükçe bütçenin nefes alanı daralır. Kamu daha pahalı borçlanırken, bankalar açısından yüksek getirili devlet kâğıtları cazip hale gelir. O noktada özel sektörle kamu aynı finansal havuzda karşı karşıya gelir. Banka, riskli firmaya kredi vermek yerine yüksek getirili kamu kâğıdına yöneliyorsa, sanayicinin kredi masasında neden yalnız kaldığını anlamak zor değildir.
Bu tabloyu yalnızca “faiz düşsün, ekonomi canlansın” basitliğine indirgemek de yanlıştır. Faizi indirirsiniz ama enflasyon beklentisini kıramazsanız, bu kez kur, fiyatlama davranışı ve risk primi üzerinden daha ağır bir fatura gelir. Tersinden, “faiz yüksek kalsın, enflasyon nasıl olsa düşer” demek de eksiktir. Çünkü kredi kanalı fazla sıkışırsa, enflasyon düşerken üretim, istihdam ve ödeme zinciri zarar görebilir.
İktisat politikası biraz da burada sanattır: Freni sıkmak gerekir ama aracı vadiye devirmeden!
Vadi demişken…
Türkiye’de siyasetin haline bakınca insan ister istemez Tosun Paşa’daki Seferoğulları ile Tellioğulları’nı hatırlıyor. Ortada Yeşil Vadi var. Herkes onun için kavga ediyor, herkes haklı olduğunu söylüyor, herkes kendini kurtuluş, diğerini memleketin felaketi sayıyor. Bugünün CHP tartışması da biraz böyle görünmüyor mu? Ülke Hürmüz’den gelecek petrol dalgasını, enflasyonun direncini, kredi kanalının tıkanmasını, vatandaşın ek hesaba mahkûm oluşunu konuşması gerekirken, ana muhalefet Yeşil Vadi kimin kavgasına sıkışmış durumda.
Kimse kusura bakmasın ama bana göre bu yalnızca CHP’nin iç meselesi değildir. Muhalefetin ekonomi okuma kapasitesiyle, ülkeye güven verme iddiasıyla ve siyasal aklın öncelik sıralamasıyla ilgilidir.
Çünkü!
Piyasalar yalnızca faiz kararına, petrol fiyatına ya da enflasyon verisine bakmaz. Siyasetin sorun çözme kabiliyetine de bakar.
Eğer siyaset kurumunun bir kısmı, vatandaşın dertlerini çözmek yerine kendi yeşil vadinin tapusunu tartışıyorsa, orada bir kesimin ekonomi aklı da yorulur.
Mutlak Butlan kararı sonrası kısa sürede kırmızıdan yeşile dönen piyasalara bir de bu anlattığım nazar ile bakarsanız ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız!
Gelelim bu hafta neler olur kısmına…
Bu hafta piyasalar önce Hürmüz’e, sonra petrole, ardından içeride mayıs enflasyonuna bakacak.
Türkiye’de asıl soru şu olacak: Enflasyon düşüyor mu, yoksa düşer gibi yapıp bazı kalemlerde direniyor mu?
Manşet veri elbette önemli; fakat gıda, enerji, ulaştırma, kira ve hizmet kalemleri daha önemli. Çünkü bugünün Türkiye’sinde enflasyon yalnızca fiyat artışı değil, fiyatlama alışkanlığıdır. Bir kere yerleştiğinde söküp atması zordur.
Petrole bakalım…
Petrol tarafında Brent için 96 dolar civarı kritik eşik olarak izlenmeli. Bu seviyenin altında kalıcılık devam ederse piyasalar Hürmüz riskini bir miktar sindirmiş sayılır. 92,5 dolar, 90 dolar ve daha aşağıda 86 dolar destek bölgeleri olarak takip edilebilir. Fakat Hürmüz’den gelecek sert bir haber akışıyla Brent yeniden 96 doların üzerine yerleşir ve 100 dolar psikolojik eşiğini aşarsa, Türkiye için yeni bir maliyet dalgası konuşmaya başlarız. 103 dolar civarı bu senaryoda önemli direnç bölgesi olur. Petrolün 100 doların üzerinde kalıcılaşması, yalnızca akaryakıta değil; cari açığa, üretici maliyetlerine, ulaştırma enflasyonuna ve hizmet fiyatlarına da yazılır.
Gelelim altına…
Altında ise tablo biraz daha incelikli. Ons altın jeopolitik risklerden destek alıyor; fakat yüksek reel faiz ve güçlü dolar yukarı hareketleri zaman zaman yoruyor. Teknik olarak 4.417–4.394 dolar bandı önemli destek bölgesi. Bu alanın altında 4.381 dolar ve daha aşağıda 4.100 dolar civarı gündeme gelebilir. Yukarıda ise 4.770 doların aşılması altın lehine daha güçlü bir görünüm oluşturur. Altında bu hafta temel soru basit: Hürmüz korkusu mu ağır basacak, yoksa ateşkes iyimserliği mi?
Gram altında ise iş daha da yerelleşiyor. Çünkü gram altın iki ayrı hikâyeyi aynı anda taşır: ons altın ve dolar/TL. 6.600–6.625 TL bandı kısa vadeli destek, 6.712 TL civarı pivot, 6.780 TL ise ilk direnç bölgesi olarak izlenebilir. 6.780’in üzerinde kalıcılık 6.900 ve 7.000 TL psikolojik eşiğini yeniden masaya getirir. Fakat ons altın gerilerken kur yatay kalırsa gram altında yükseliş sınırlı kalabilir. Bu yüzden gram altında tek cümlelik hüküm kurmak tehlikelidir. Ons başka şey söyler, kur başka şey fısıldar.
Peki Borsa?
Borsa İstanbul tarafında görüntü daha hassas. BIST 100’de 13.600 seviyesi kısa vadede önemli bir eşik. Bu bölgenin altında satış baskısı artarsa 13.300 ve 13.000 destekleri gündeme gelebilir. Yukarıda ise 13.800–13.900 bandı ilk direnç, 14.000 psikolojik eşik, 14.430 civarı ise daha güçlü teknik direnç olarak izlenebilir. Endeks 14.000’in üzerine yerleşmeden kalıcı rahatlama cümlesi kurmak için erken olur.
Sektör bazında ayrışma daha belirginleşebilir. Petrolün gevşemesi havacılık, ulaştırma ve enerji yoğun sanayi şirketleri için olumlu okunur. Petrolün yeniden yukarı dönmesi ise aynı şirketlerde maliyet baskısını artırır. Bankalar tarafında ise mesele daha karmaşık. Yüksek faiz bir taraftan marjları destekleyebilir; ama kredi kalitesindeki bozulma, takipteki alacaklar ve karşılık giderleri bankacılık hisselerinde gölge gibi dolaşır. Sanayi şirketleri için de ana başlık finansman giderleridir. Ciro artıyor gibi görünürken kârın faiz giderinde erimesi, bizim gibi yüksek enflasyonlu ekonomilerin eski ama hâlâ canlı hastalığıdır.
Kur tarafında dolar/TL’de 46 seviyesi psikolojik eşik haline gelmiş durumda. Kurun kontrollü görünümü sürse bile petrol kaynaklı cari açık ve enflasyon baskısı artarsa beklentiler yeniden hassaslaşabilir. Burada günlük hareketten ziyade kur geçişkenliği önemlidir. Türkiye’de kur her zaman yalnızca döviz piyasasının konusu değildir; raf etiketinin, kira pazarlığının, otomobil fiyatının ve ücret talebinin de konusudur.
Bazıları bu tabloyu fazla karamsar bulabilir. “Hürmüz açılırsa petrol düşer, piyasa rahatlar, mesele biter” diyebilirler.
Keşke ekonomi bu kadar nazik ve kısa cümlelerle yönetilebilseydi. Ama tarih bize başka bir şey söylüyor. 1970’lerin petrol şokları, 1994 ve 2001 krizleri, 2008 küresel finans krizi, pandemi sonrası enflasyon dalgası…
Hepsi aynı dersi farklı dillerde verdi. Dış şoklar geçer; fakat içerideki kırılganlıklar onarılmadıkça ekonomi aynı yerden yeniden sızdırır.
Bana göre Türkiye’nin önümüzdeki haftaya taşıdığı asıl soru petrolün birkaç dolar aşağı ya da yukarı gitmesinden daha büyüktür.
Soru şudur: Ekonomi hâlâ borç çevirerek mi nefes alıyor, yoksa sağlıklı gelir ve üretim kanallarıyla mı ayakta duruyor?
Vatandaş ay sonunu KMH ile getiriyorsa, esnaf çekini kredi kartıyla döndürüyorsa, şirket finansman giderini satış kârıyla karşılayamıyorsa, Hazine yüksek faizle borç çeviriyorsa; orada piyasa ekranındaki yeşil renk bizi fazla rahatlatmamalıdır!
Elbette umut için çok sebep var. Türkiye üretim kapasitesi olan, girişimcisi güçlü, genç nüfusu hâlâ önemli avantaj taşıyan bir ülke. Sanayisi var, ihracat tecrübesi var, kriz görmüş ve ayakta kalmayı öğrenmiş bir iş dünyası var. Fakat bu avantajlar kendiliğinden refaha dönüşmez. Enflasyonun gerçekten düşmesi, kredi kanalının cezalandırıcı olmaktan çıkıp seçici ama sağlıklı hale gelmesi, kamunun faiz yükünün bütçeyi esir almaması ve bankacılık sisteminin reel sektöre yeniden güvenle kaynak aktarabilmesi gerekir.
Bu hafta gözümüz Hürmüz’de olacak; ama kulağımız enflasyonda, elimiz nabız gibi kredi kanalında durmalı. Hürmüz’de sular durulursa piyasalar rahatlar. Petrol gevşer, borsa nefes alır, altın bir miktar soluklanır. Fakat vatandaşın ek hesabı, esnafın kredi kartı, şirketin finansman gideri ve Hazine’nin faiz ödemesi yerinde duruyorsa, bu rahatlama eksik kalır.
Çünkü ekonomide gerçek rahatlama ekranda değil, cüzdanda hissedilir.
Hürmüz kapanırsa petrol yükselir. Kredi kanalı kapanırsa ekonomi daralır.
Birincisi piyasayı sarsar.
İkincisi hayatı.