Son dönemin en kritik ekonomik gerçeği şu:
Türkiye’de enflasyonla mücadele artık sadece Merkez Bankası’nın faiz kararıyla okunabilecek bir başlık olmaktan çıktı. Çünkü fiyatlar üzerindeki baskının önemli bir bölümü artık içeriden değil, dışarıdan geliyor. Özellikle enerji ve petrol cephesindeki son gelişmeler, Türkiye gibi enerji ithalatçısı ülkelerde enflasyonu yeniden yukarı itebilecek yeni bir dalga riskini büyüttü. Brent petrol 110 doların üstüne çıktı. Hürmüz Boğazı üzerinden dünya petrol ve LNG akışının yaklaşık beşte birinin geçtiği ve bu hatta yaşanan sıkışmanın küresel enerji fiyatlarını yukarı taşıdığı zaten yaşanarak öğrenildi. Bu tablo, petrolün sadece bir emtia değil, bütün fiyat sisteminin omurgası olduğunu bize yeniden hatırlattı.
Türkiye açısından mesele daha da hassas. Çünkü petrol fiyatındaki her sıçrama yalnızca akaryakıt pompasına yansımakla kalmıyor aynı zamanda nakliyeye, üretime, tarıma, lojistiğe, şehir içi ulaşıma, depolamaya ve nihayet market rafına kadar uzanan bir maliyet zinciri üretiyor. Bu nedenle petrol kaynaklı enflasyon, klasik talep enflasyonundan farklıdır. Siz içeride krediyi sıkarsınız, talebi soğutursunuz, tüketimi bastırırsınız; ama dışarıdan gelen enerji maliyetini doğrudan ortadan kaldıramazsınız. En fazla onun içeriye geçiş hızını ve şiddetini (kesin diyemeyiz) yönetebilirsiniz.
Tam da bu yüzden bu haftaki enflasyon tartışmasının merkezine şu soruyu koymak gerekiyor.
Türkiye enflasyonun kaynağını mı kontrol etmeye çalışıyor, yoksa etkisini mi yönetmeye çalışıyor?
Bu soruyu daha da önemli hale getiren veri ise bu hafta açıklanan mart enflasyonu oldu. TÜİK verisine göre mart ayında tüketici enflasyonu aylık %1,94, yıllık %30,87 olarak gerçekleşti. Aynı dönemde yurt içi üretici fiyat endeksi aylık %2,30, yıllık %28,08 arttı. Reuters anketinde aylık enflasyon beklentisi yüzde 2,32, yıllık oran beklentisi ise yüzde 31,4 düzeyindeydi. Yani gelen veri beklentilerin bariz şekilde altında kaldı. İlk bakışta bu, “dezenflasyon sürüyor” cümlesini destekliyor. Teknik olarak evet, yıllık oran aşağı geliyor. Ama bu veri, aynı zamanda daha zor bir gerçeği de gösteriyor: Enflasyon düşüyor olabilir; fakat fiyatlama davranışı tam anlamıyla kırılmış değil.
Mart verisinin içyapısına bakınca bu daha net görülüyor. TÜİK’in bülten özetine göre ağırlığı yüksek üç ana harcama grubunda aylık artış gıda ve alkolsüz içeceklerde %1,80, ulaştırmada %4,52, konut-su-elektrik-gaz ve diğer yakıtlarda %1,91 oldu. Burada özellikle ulaştırmadaki %4,52’lik sıçrama çok kritik; çünkü bu başlık, petrol fiyatı ile iç enflasyon arasındaki en hızlı temas yüzeylerinden biri. Yani mart verisi bize yalnızca “enflasyon düştü” demiyor; aynı zamanda “enerji ve ulaştırma kanalı hâlâ aktif, risk sürüyor” da diyor. Anadolu Ajansı’nın aktardığı özel kapsamlı göstergede de işlenmemiş gıda, enerji, alkollü içkiler ve tütün ile altın hariç TÜFE’nin martta aylık %1,45, yıllık %30,11 arttığı görülüyor. Bu da bize, manşet enflasyonda bir yavaşlama olsa bile çekirdek tarafta fiyat katılığının tam çözülmediğini anlatıyor.
Buradan sonra yazının asıl düğüm noktasına geliyoruz.
Dış şokla gelen enflasyona karşı içeride ne yapılabilir?
Önce şu gerçeği net koymak lazım.
Türkiye petroldeki küresel artışı durduramaz.
Hürmüz’ü açamaz, Brent’i düşüremez, jeopolitiği sakinleştiremez.
Ama Türkiye, petrol şokunun içerideki fiyatlara hangi hızla ve hangi büyüklükte yansıyacağını etkileyebilir. İktisat literatüründe buna “geçişkenlik” denir. Siyasetin ve ekonomi yönetiminin asıl sınavı da burada başlar. Çünkü vatandaşın hissettiği enflasyonun önemli bölümü, dış şokun kendisinden ziyade o şokun içeride nasıl yönetildiğinden doğar.
Enflasyon sadece para politikasıyla değil, piyasanın bütün aktörlerinin davranışıyla mücadele edilmesi gereken bir olgudur. Bugün Türkiye’nin bu konudaki temel ihtiyacı nostaljik bir kampanya değil yeni nesil, veriye dayalı, güven veren, denetlenen bir toplumsal koordinasyon programıdır.
Çünkü enflasyon yalnızca rakam değildir; aynı zamanda beklentidir. TCMB’nin mart 2026 sektörel enflasyon beklentileri verisi bunu açık biçimde gösteriyor. Önümüzdeki 12 aya ilişkin enflasyon beklentisi piyasa katılımcılarında %22,17’ye, reel sektörde %32,90’a, hanehalkında ise %49,89’a çıktı. Daha da çarpıcısı, gelecek 12 ayda enflasyonun düşeceğini bekleyen hanehalkı oranı bir ayda 5,19 puan gerileyerek %15,14’e indi. Başka bir deyişle, teknik dezenflasyon sürse bile toplumun önemli bir kısmı hâlâ fiyatların kalıcı biçimde gevşeyeceğine ikna olmuş değil. İşte enflasyonla mücadelenin en zayıf halkası tam burada. Eğer vatandaş “nasıl olsa yine zam gelecek” diyorsa, market sahibi “maliyeti beklemeden etiket güncelleme” eğilimine girebilir; üretici “ileride daha pahalı olacak” düşüncesiyle fiyatlama refleksini öne çekebilir. Tüketici de ihtiyacı olsun olmasın önden alım yapabilir. Böylece enflasyon, maliyet kadar beklentiyle de kendini yeniden üretir.
Hanehalkı beklenti anketi de bu psikolojinin hangi kalemlerde yoğunlaştığını gösteriyor. Mart araştırmasında hanehalkının son bir yılda ve önümüzdeki 12 ayda fiyatı en çok artan/artacak grup olarak en fazla “gıda” ile “yakıt ve enerji” başlıklarını işaretlediği görülüyor. Aynı araştırmada 12 ay sonrası dolar/TL beklentisi 52,15’e yükselmiş durumda. Bu veri çok önemlidir. Çünkü vatandaş enflasyonu yalnızca bugünkü etiketle değil, gelecekteki kur ve enerji maliyetleri üzerinden de okuyor. Vatandaşın kafasında kur, enerji ve gıda üçgeni oturmadığı sürece, manşet enflasyondaki geçici iyileşmeler toplumsal güvene dönüşmez.
O halde Türkiye ne yapmalı?
Öncelikle şunu kabul etmeliyiz.
Dışarıdan gelen enerji enflasyonuna karşı sadece faiz artırarak sonuç almak mümkün değildir. Faiz, iç talebi bastırır; ama petrol tankerini ucuzlatmaz. Bu yüzden politika seti çok katmanlı olmak zorundadır.
Ancak şunu da kafaya kazıyalım!
Sorun talep (hoş bana göre o bile olsa) değilse, çözüm de yalnızca faiz olamaz!
Burada ikinci ayak maliye ve vergi politikasıdır.
Üçüncü ayak rekabet ve denetimdir.
Dışarıdan gelen maliyet şoku gerçektir; ama bunun iç piyasada ne ölçüde fırsatçılığa dönüştüğü de ayrıca denetlenmelidir. Eğer bir ekonomide petrol fiyatı artmadan zam yapma alışkanlığı, kur artmadan etiket güncelleme refleksi, maliyet düşse bile indirime yanaşmama kültürü oluşmuşsa; o ülke yalnızca enflasyon değil, fiyatlama ahlakı sorunu da yaşıyor demektir.
Bu nedenle enflasyonla mücadele, sadece merkez bankacılığı değil; aynı zamanda rekabet politikası, veri şeffaflığı ve piyasa gözetimi meselesidir.
Dördüncü ayakta ise vatandaş sürece nasıl dahil edilir sorusu olmalı!
Bence burada en kritik kavram “fedakârlık” değil, “koordinasyon” olmalı. Çünkü vatandaşa “daha az tüket, dişini sık, sabret” demek tek başına işe yaramaz. İnsanlar ancak kurallı, öngörülebilir ve adil bir çerçeve gördüklerinde davranış değiştirir.
Vatandaşı enflasyonla mücadelenin parçası yapmak için önce güven vermek gerekir. Bunun yolu da üç şeyden geçer: Birincisi, düzenli ve sade kamusal iletişim. Hangi kalemde neden fiyat baskısı oluşuyor, devlet buna ne kadar süreyle hangi araçla cevap veriyor, ne zaman geri çekilecek; bunların açık biçimde anlatılması gerekir.
İkincisi, seçici tasarruf ve bilinçli tüketim kampanyaları. Ama bu kampanyalar genel ahlâk dersi gibi değil, somut veriyle kurulmalı; örneğin enerji tüketimi, gıda israfı, gereksiz önden alım davranışı gibi alanlarda davranışsal ekonomi araçları kullanılmalı.
Üçüncüsü, firmaların ve zincirlerin de görünür taahhüt vermesi. Yani mücadele vatandaşın omzuna yıkılan bir çağrı değil, devletin, üreticinin, perakendecinin ve tüketicinin aynı anda pozisyon aldığı bir sözleşme haline gelmeli.
Türkiye’de enflasyon sadece maliyet artışıyla değil, hafızayla da besleniyor. İnsanlar uzun süre yüksek enflasyon yaşadığında, geleceği daima daha pahalı varsaymaya başlar. Bu da bugünkü davranışı bozar. Önden alım, stoklama, vadeyi kısaltma, peşin tahsilat talebi, kısa etiket ömrü, fiyat verme isteksizliği… Bunların hepsi aslında enflasyonun toplumsal kodlarıdır. Dolayısıyla başarılı bir mücadele programı, sadece manşet TÜFE’yi aşağı çekmeyi değil, bu kodları çözmeyi hedeflemelidir. Mart verisinde manşet oran beklentiden iyi gelmiş olabilir; ama hanehalkı beklentilerinin yükselmesi bize tam da bu kodların henüz kırılmadığını söylüyor.
Ayrıca üretici fiyatları cephesini de gözden kaçırmamak gerekir. Martta Yİ-ÜFE’nin aylık %2,30 artması, maliyet kanalının hâlâ çalıştığını gösteriyor. Üretici fiyatlarındaki hareket, özellikle enerji ve taşımacılık şoku ile birleştiğinde, önümüzdeki aylarda tüketici fiyatlarına yeniden baskı yapabilir. Yani mart verisini yalnızca “iyi geldi” diye okumak hata olur. Daha doğru okuma şudur: Dezenflasyon devam ediyor, ama kırılgan. İç talep soğutulmuş olabilir, fakat enerji başta olmak üzere dışsal maliyet şokları sürecin hızını bozabilir. Bu yüzden ekonomi yönetiminin rehavete kapılması değil, politika setini daha akıllı hale getirmesi gerekiyor.
Sonuç olarak bugün Türkiye’nin enflasyonla mücadelesine dair anahtar cümleler:
Petrol ve enerji kaynaklı dış şokları içeride tamamen çözmek mümkün değildir.
Buna rağmen bu şokların fiyatlara nasıl yansıyacağı, içerideki para politikası, maliye politikası, vergi tasarımı, rekabet denetimi ve iletişim kalitesiyle belirlenir.
Enflasyonu sadece devletin savaşı gibi kurgulamak yetmez; vatandaşın, üreticinin, perakendecinin ve finansal aktörlerin beklentilerini aynı istikamete çevirecek toplumsal bir koordinasyon kurulmadan kalıcı başarı gelmez.