Türkiye’de ekonomiye dair tartışmalar genellikle faiz, döviz kuru ve enflasyon üçgeni özeline sıkışmış biçimde tartışılır. Oysa bir ülkenin ekonomisi, bu üç kavramla, kelimeyle anlatılamayacak kadar geniş ve karmaşıktır. Ekonomiyi şekillendiren yalnızca Merkez Bankası’nın faiz kararı değil; aynı zamanda siyasal tercihler, kurumların gücü, piyasaların yapısı, rekabet düzeyi gibi faktörlerdir. Pek tabi ki hepsinden çok daha önemli iki husus var ki bunlar yoksa diğerlerini tartışmanın çok da anlamı yoktur: “Güven” ve “İstikrar”... Etimolojik olarak, "güven" ve "istikrar" arasında doğrudan bir kök bağı yoktur; biri yerli Türkçe, diğeri Arapça kökenlidir. Ancak semantik (anlamsal) ve kavramsal düzeyde güçlü bir ilişki vardır. Güven, istikrarın temelini oluşturur. İktisadi bağlamda, güven istikrarı doğrudan etkiler; güven eksikliği ekonomik dalgalanmalara yol açarken, istikrar güven ortamını güçlendirir.
Türkiye'nin mevcut iktisadi konjonktüründe güven, kırılgan bir cam küre gibi; en ufak bir sarsıntıda çatlıyor, toparlanması ise uzun yıllar alıyor. Yatırımcıların, tüketicilerin ve uluslararası piyasaların istikrar arayışı ise, sisli bir yolda farları kısık ilerlemekten farksız.
Enflasyonun zorladığı, döviz kurlarının küçük bir kuşun kalp atışları gibi yürek ağızda hali, politika faizinde ise “tavuk mu yumurtadan yumurta mı tavuktan?” sorusunu her sabah yeniden sordurduğu bir ortamda, istikrar kelimesi ekonomide bir miktar lüks haline gelmiş durumda.
Güven endeksleri sisli havada yol ararken, hanehalkı harcamalarını erteleyip altın ve dövize yöneliyor; firmalar ise yatırım kararlarını “bekle-gör” moduna alıyor. Kısacası, Türkiye ekonomisi güven ve istikrar arayışıyla toparlanma gayretini sürdürüyor. Bu bağlamda Merkez Bankası’nın kasım ayı beklenti anketinde, önümüzdeki 12 aylık dönem için enflasyon beklentisinin yüzde 23,5 civarına yükselmiş olması yalnızca teknik bir veri değildir; piyasaların ve toplumun geleceğe dair zihinsel haritasının güncellenmiş halidir. Yani enflasyonun ardında, sadece para politikası değil, aynı zamanda ekonomiye dair bütünsel bir tasavvur vardır.
Beni bilenler bilir. Yıllardır söylüyorum.
Ekonominin arka planına bakmadan salt faiz ile her sorunu çözmeye çalışmak, tabii ki yanlış bir yaklaşımdır. “Faiz tek başına cümledir; ekonomi ise uzun bir paragraf.”
Bu topraklarda enflasyon parasal olmaktan önce politik, yapısal ve davranışsal bir meseledir. Para politikasının etkinliği, dayanacağı zemin ne kadar sağlamsa o kadar güçlüdür. Zemin zayıfsa, faiz tek başına kaldığında enflasyonla mücadele sonuç vermez. Örneğin, faiz artırımı yapılabilir ama kamu kurumları hâlâ yüksek fiyat politikalarını sürdürebilir; tedarik zincirlerinde kırımlar veya oligopolistik yapılar varsa, firmalar fiyatları ayarlamaya devam edebilir; kurumların öngörülebilirliği düşükse, piyasa katılımcılarının bekleyişleri dengelenmeyebilir. Özetle, faiz bir araçtır; mucize çözüm değil.
Merkez Bankası’nın enflasyon tahminleri tutmuyor, tutmayınca da istikrardan bir adım daha uzaklaşılıyor. 2023’te %36 diye başlayan yılsonu tahmini, 2024’te %44’e, 2025’te %30’a çekildi; ama gerçek enflasyon çok çok üzerindeydi. Bu gerçekleri görmek için dünyaya bakmak yeter. Neo-liberal ekonomi-politiğin en büyük açmazı burada kendini gösteriyor: “Rasyonel beklentiler” teorisi, tahminlerin sürekli ıskaladığı bir merkez bankasında çöküyor. Yatırımcı dövize, hanehalkı altına koşuyor; firmalarda finansmana erişim zayıf olduğu için “bekle-gör” modunda. Kısacası, enflasyon sadece fiyatların yükselmesi değil, kırılganlıkların ve ekonomik aktörlerin davranışsal dinamiklerinin toplamıdır.
Küresel Dalgaların Ağırlığı
Başka bir perspektif daha açmalıyız. Türkiye’de enflasyon denildiğinde genellikle yalnızca iç gelişmeler üzerinde durulur, ama aslında global iktisadi gelişmeler en az onlar kadar belirleyicidir. Son dönemde dünyada patlayan teknoloji hisselerinden Çin’deki yavaşlamaya, FED’in belirsiz mesajlarından ABD hükümetinin 43 gün süren kapatmasına kadar sıra dışı gelişmeler oldu.
Hoş son yıllarda “daha neler o da olmaz” dediğimiz ne varsa oldu ya da oluyor. O da ayrı mesele...
Eylül 2025’te FED beklenti yönetimi yaparak politika faizini 25 baz puan indirdi ve “Ey ahali enflasyon hala çok güçlü” dedi piyasalara. Bu belirsiz sinyaller piyasaların risk iştahını düşürdü. Wall Street’te teknoloji endeksleri ciddi değer kaybetti. Ha keza Nasdaq da öyle... Aynı dönemde Çin’in büyüme hızı düşürüldü. ABD’de ise hükümetin kapalı kalma süresi bir buçuk aya erişti ve veri akışlarının durması, küresel piyasaları etkiledi.
Tüm bu gelişmeler, Türkiye’deki enflasyonun kaderini faizden çok daha derinden etkiler. Türkiye, maliyet enflasyonuna açık bir ekonomidir. Ham madde ve ara malı ithalatının önemli kısmı hâlâ yurtdışından gelir. Örneğin Çin’deki sanayi üretiminde yaşanan bir yavaşlama, bizim ithal girdi maliyetlerini artırır ve ucuz ithalat dalgası daha pahalı hale gelir. Öte yandan, küresel risk iştahı azaldığında sermaye gelişen piyasalardan hızlıca çıkar; bu durumda dolar/TL kuru yükselir. Doların yükselişi ithalat enflasyonunu tetikler.
Küresel fon dalgalandığında, kırılgan ekonomiler ilk sallanan halatı tutar. Bu yüzden dünya ekonomisi öksürdüğünde bizde ateş çıkar: Dışa bağımlılık, kırılgan yapılar ve öngörülebilirlik eksikliği, doların ve maliyetlerin yükselmesine neden olur. Zaten altın fiyatlarındaki artıştan bile görebiliriz ki, bu artış FED beklentilerinden bağımsız, derin bir güvensizlik yansımasıdır. İşte o yüzden, küresel fırtına esince bizde sular kabarır. Sorun bu dış dalgalara karşı açık, kırılgan yapıdan kaynaklanmaktadır.
Burry’nin Fon Kapatma Kararı: Bir Uyarı
Küresel piyasalardaki güven kırılganlığı ve istikrarsızlık, tam da Michael Burry’nin 2025 sonunda aldığı kararın arkasında yatan gerçekliktir. Hatırlayın: Burry, 2008 finansal krizini yıllar öncesinden tahmin eden, mortgage balonunu görüp büyük açığa satışlarla milyarlar kazanan ve “The Big Short” (Büyük Açığa Satış) filminin ana karakterine ilham veren efsanevi yatırımcıdır. Ancak 2025’in son aylarında, yönettiği Scion Asset Management fonunu tamamen kapatma kararı aldı. Bu karar, sadece kişisel bir tercih değil; küresel piyasalardaki öngörülemezlik, güven eksikliği ve yapısal kırılganlıkların bir özetidir.
Burry gibi bir “kriz avcısı” bile artık piyasada istikrarlı bir zemin görmüyorsa, bu, neo-liberal ekonomi-politiğin “piyasalar her şeyi çözer” iddiasının bir kez daha çöktüğünün güçlü bir kanıtıdır. Türkiye’den bakıldığında ise bu tablo tanıdık: Tahmin tutmayan merkez bankaları, çelişkili sinyaller, niyete dayalı beklentiler — küresel çapta da olsa, güven yoksa istikrar da yoktur.
Dünyada finansal sistem artık matematikle değil, psikolojiyle işliyor.
ABD’de teknoloji devleri, bütün kazançlarını gelecek beklentilerine bağlamıştı; spekülasyon tavan yapınca birdenbire çöküyorlar. Bu davranışsal bozulmayı, en çok hisseden ülkeler ise bizim gibi gelişen piyasalardır. Türkiye’de de son aylarda hisse senedi piyasasında aynı döngüyü görüyoruz: Yükselişte coşku, düşüşte panik, yatay seyirde sıkılganlık, her durumda risklerin ön plana çıkması. Yabancı yatırımcıların çekilmesiyle düşen yabancı sermaye payı, küçük yatırımcı coşkusu ve politik gelişmelere aşırı tepki veren borsa yapısı, Borsa İstanbul’u sayısal değil duygusal bir kararla yönlendiriyor. Borsada bir gün olumlu bir reform söylemiyle yükseliş, ertesi gün yeni bir riskle düşüş görülebilir. Bu nedenle, günümüz piyasa koşullarında sermaye yönetimi artık teknik analizden çok psikolojik dayanıklılık meselesi haline geldi. Türkiye’deki yatırımcı davranışı, işte tam da Burry’nin söz ettiği irrasyonel döngüye benziyor: aşılan coşku, düşüşte panik, her adımda politik çekinceler.
Altın: Ekonominin Değil, Güvensizliğin Enstrümanı
Türkiye’de altın, ekonomi politikalarının “resmi bir aracı” olmaktan çok, tedirginlik ile kar arayışı arasında gidip gelen davranış biçiminin sessiz çığlığı gibidir. Yani, Merkez Bankası’nın faiz kararları, bütçe disiplini ya da reform paketleri ne kadar “teknik” görünürse görünsün, halk ve yatırımcı için altın, “güven yoksa, paramı buraya park ederim” demenin somut yoludur. Yakın dönemde bunu net görüyoruz:
Küresel piyasalarda ons altın fiyatı, FED’in faiz indirim beklentileriyle 2.400 dolar civarına yükselse bile, Türkiye’de gram altın fiyatı 5.600 TL’yi aşabiliyor. Bu fark, döviz kuru ve yerel risk priminin çarpımıdır. Yani, aynı ons altın dünyada 2.400 dolar iken, Türkiye’de gramı 5.600 TL’yi buluyorsa, bu şu anlama gelir: Bu fark, basitçe faiz yarışıyla değil, derin bir sosyo-ekonomik refleksle açıklanabilir. Zira bizim toplumumuzda altın daha çok duygusal bir rezerv, belirsizlik karşısında kişisel koruma kalkanıdır. Türk aileleri, zor zamanlarda tasarruflarını çeyrek altın veya külçe altın formunda saklamaya alışkındır. Bankadaki faiz ne olursa olsun, altına yönelmek bir nevi “sigorta poliçesi” gibidir.
Faiz yükseldiğinde altın alınır, faiz düşünce altın alınır; çünkü mesele “sadece” faiz oranı değil, “güven” arayışıdır.
Dünya Altın Konseyi raporlarına göre Türkiye’de hane halkı 3.500 ton altını yastık altı olarak saklıyor. Bu hatırı sayılır stok, her türlü krizde güvenli liman olarak işlev görüyor. Dolayısıyla altının gram fiyatındaki artış, aslında ekonomik politikaların altında yatan güvensizliğin dolaylı bir ölçüsüdür. Enflasyon yüksek seyrederken vatandaş bankada TL mevduatta kalmak yerine altına koşuyorsa, orada düşen güveni görmeliyiz. Yani altın, faizle doğrudan yarışan bir varlık değil; siyasi ve ekonomik risklerin fiyatlanma şeklidir. Türkiye’de altın yatırımını büyüten faktörler, ekonomik büyüme beklentileri veya reel sektör dinamiklerinden ziyade belirsizlik, cari açık, enflasyon ve kur gibi endişelerdir.
Borsa İstanbul: Ekonominin Ruh Hâli
Borsa İstanbul’da ekonominin psikolojik ruh hâlini yansıtır. Son aylarda BİST100 endeksi duygusal bir grafik çizdi; bazı günler tavan yapıyor, bazı günler sert geriliyor, bazen de tam bir dinginliğe bürünüyor. Bu gel-gitlerin arkasında teknik değil, politik ekonomi ve davranışsal finans kombinasyonu var. Yabancı yatırımcı payının azlığı bir yana, piyasalar Türkiye’deki politik gelişmelere fazlasıyla duyarlı. Örneğin bir seçim haberi ya da Merkez Bankası başkanının değişeceği söylentisi, hiçbir finansal gösterge değişmeden borsa endeksini hareket ettirebiliyor. Hisse senetlerinin şimdiki sahiplerinin çoğunu küçük yatırımcılar oluşturuyor; onlar da gazete manşetleri ve sosyal medyadaki tartışmalarla al sat yapar. Sonuçta Borsa İstanbul rakamlardan çok duygularla yön bulan bir borsa haline geldi.
Bu nedenle borsayı büyüten şey faiz kararı değil, öngörülebilirlik, hukuk güvenliği ve makro istikrardir. Örneğin Yunanistan’ın Euro Bölgesi krizi öncesinde aldığı ciddi kemer sıkma tedbirleri ve kurumsal reformlar, faiz indirimi gibi geçici çözümlerden çok borsaya güven kazandırdı. Türkiye’de de benzer şekilde, bütçe disiplininin korunması veya özel sektörün rekabet gücünün artırılması, Borsa’ya yönelik uzun vadeli umutları yeşertir. Çeviri yapmak gerekirse: Borsa İstanbul’un geleceğini bir faiz oranı değil, Türkiye’nin kurumsal istikrar kapasitesi belirleyecektir.
Güven inşa edilirse yatırımcılar yeniden sisteme döner; aksi halde tek bir haberle hızla kaçabilirler.
Peki Çözüm Ne?
Geçen hafta yazının sonunda, “Merkez Bankası beklentileri aşağı çekemedi. Peki çözüm ne?” diye sormuştuk.
İşte çözümü bu hafta konuşuyoruz.
Türkiye’nin enflasyonla mücadelede ihtiyacı olan şey politika faizi değil, kurumsal ve politik bir restorasyon’dur. Başka bir deyişle, ekonominin gerçek kilidi faiz oranı değil, güvenli zemindir. Faiz tek başına kısır bir büyüme stratejisi olarak kalırken, ekonominin asıl ihtiyaç duyduğu geniş perspektif ve güven ortamıdır.
Ekonominin ihtiyacı faiz değil, güvendir. Faiz oranını yüksek tutmak sadece kısa vadeli patinajı önler; ancak yapısal reformlar ve iletişimle güven tesisi yapılmadan kalıcı dönüşüm mümkün olmaz.
Haaa bir de bu sporun tatlı su kurnazları var.
Onlara da değinmeden geçemeyeceğim.
Bizim yaptığımız sporu yapan tatlı su kurnazlarında dönemsellik esastır. Hangi dönem hangi ekonomi-politik iş başına geldiyse onun seviciliğini yapar. Kısa vadede kazanır ama uzun vadede bu omurgasızlığının elbette neticelerine katlanır.
Yine özetle Türkiye ekonomisinin bir başka önemli ihtiyacı; her devrin iktisatçısı olan şark kurnazları değil; doğru bildiğini, inandığını söyleyen iktisatçılardır.
Hülasa başarı dalkavuk tatlı su kurnazlarıyla değil, güven kültürüyle kazanılacaktır.
Bugün son söz tatlı su kurnazlarına gelsin:
Padişah, yemekte servis edilen patlıcanı çok beğenmiş. Bunu fark eden dalkavuk başlamış patlıcana methiyeler düzmeye. “Patlıcan yemeklerin kralıdır, lezzetlerin âlâsıdır”. Daha neler neler. Öve öve patlıcanı göklere çıkarmış.
Aradan biraz zaman geçince yine patlıcan yemeği çıkmış. Bu sefer Padişah beğenmeyip burnunu kırıştırmış. Bu fırsat kaçar mı? Aynı dalkavuk başlamış insafsızca patlıcanı yermeye. Patlıcanı yerin dibine sokmuş tabiri caizse.
Bunun üzerine Padişah,
— Geçen sefer patlıcanı öve öve bitiremiyordun. Hayırdır, diye sorunca dalkavuk hiç düşünmeden vermiş cevabını:
— Hünkârım, ben sizin dalkavuğunuzum. Patlıcanın değil!