Son günlerde ekonomi başlıklarını tek tek okumak mümkün ama yan yana koymadan anlamak hakikaten biraz zor.
Hele ki bu hafta…
Bu kadar hızlı gelişmeler olurken.
Altın düşüyor, kredi sıkılaşıyor, enflasyon yüksek.
Bu üçlü tesadüf değil. Birbirini besleyen, birbirini açıklayan bir tabloyla karşı karşıyayız.
Altın düşüyor ama hikâye bitmiyor
Altın ve gümüş fiyatlarında yaşanan sert geri çekilme ilk bakışta “oyun bitti mi?” sorusunu akla getiriyor. Oysa bu düşüşü, klasik bir çöküşten ziyade küresel ölçekte bir kar realizasyonu ve düzeltme olarak okumak daha gerçekçi.
Asıl mesele, fiyat hareketinden çok arka plandaki güven hikâyesi.
ABD piyasalarına yönelik güven son yılların en zayıf seviyesinde. Doların tartışmasız egemenliği artık sorgulanıyor. Trump döneminde yeniden gündeme gelen düşük dolar politikası, ticaret tarifeleri ve agresif söylemler bu sorgulamayı daha da derinleştiriyor.
Üstelik artık fiyatlama sadece Batı’dan gelmiyor; yön giderek Doğu’ya, özellikle Çin’e kayıyor.
Bu ortamda altın, klasik anlamıyla bir tasarruf aracından çıkıp paranın ikamesi haline gelmiş durumda.
Nitekim merkez bankalarının rezerv tercihlerinde tarihi bir eşik aşıldı: Altın, ilk kez ABD Hazine tahvillerini geride bıraktı. Bu, kısa vadeli fiyat dalgalanmalarından çok daha büyük bir yapısal değişime işaret ediyor.
Tarih bize şunu söylüyor:
Altın düz bir çizgide yükselmez. 1970–80 arasında ons fiyatı yaklaşık 20 katına çıktı, ardından yarı yarıya geriledi ve eski zirvesini görmek için onlarca yıl bekledi.
Bugün de “zirveyi gördük mü?” sorusunun net bir cevabı yok.
Ama şu açık: Belirsizliğin bu kadar arttığı bir dünyada, arzı sınırlı ve talibi giderek artan bir varlığın uzun vadeli yönü hâlâ yukarıyı işaret ediyor.
Kredi var ama erişim yok
Altın cephesinde yaşananlar küresel güven krizini anlatırken, içeride sıcağı sıcağına hafta sonu dumanı üstünde kredilere bir ayar geldi.
Kredi düzenlemeleri daha çok orta sınıfın sıkışmasını gösteriyor.
BDDK’nın konut kredilerine ilişkin düzenlemesi, kâğıt üzerinde “ilk evini alana destek” gibi duruyor. İlk ve ikinci el ayrımının kaldırılması, enerji sınıfı C konutların kapsama alınması bu niyetin göstergesi.
Ancak sahadaki tablo farklı.
Türkiye’de kabaca 30 küsur milyon konut var ve bunların yalnızca kabaca 3 milyonu A veya B enerji sınıfında.
Ortalama konut fiyatları dikkate alındığında, ilk evini almak isteyen birinin peşinatı da, aylık taksiti de orta gelir için neredeyse erişilemez seviyelerde.
Faizler bu kadar yüksekken, regülasyonla sağlanan küçük avantajların gerçek hayatta karşılığı?
Kredi kartı ve ihtiyaç kredilerindeki düzenlemeler de benzer bir ikilem barındırıyor.
48 aya varan yapılandırma imkânı kısa vadede nefes aldırıcı.
Ancak limitlerin gelire sıkı biçimde bağlanması, KMH büyümesine getirilen sınırlar ve bankalara uygulanan frenler, orta vadede ciddi bir daralmaya işaret ediyor.
Asıl kırılma noktası, gelirin belgelenmesi meselesinde.
Gelirinin tamamını resmi olarak gösteremeyen (gayri resmi geliri meşrulaştırmak için söylemiyorum ama bu da bir gerçek maalesef) geniş bir kesim var mı? Var.
Kartını çevirerek ay sonunu getirenler, emekli maaşıyla gıda harcamasını kredi kartına yükleyenler, büyük montanlı alışverişleri taksitlendirenler…
Bu kesimler için limitlerin bir anda düşmesi, yalnızca harcamayı değil, takip oranlarını ve mağduriyeti de artırabilir. Sorun, bu önlemlerin geç kalmış olması.
Bana göre her iki düzenleme de biraz “dostlar alışverişte görsün” olmuş.
Enflasyon hâlâ masada
Tüm bu tabloyu tamamlayan üçüncü unsur ise enflasyon.
İstanbul’da açıklanan Ocak ayı aylık %4,56’lık İTO verisi, piyasadaki “Ocak daha ılımlı gelir” beklentisini bozdu.
Salı günü açıklanacak TÜİK verisi için %4 civarında bir beklenti var ama hangi rakam gelirse gelsin, hissedilen gerçek değişmiyor.
Bu enflasyonun ana kaynağı talep patlaması değil; yönetilen fiyatlar.
Sağlık, ulaştırma ve benzeri kalemlerde yapılan zamlar, fiyatlama davranışını yukarı çekiyor. Aralık ayındaki indirim beklentileri, Ocak’ta yerini yeniden yüksek oranlara bıraktı.
Bu da hane halkı için şu anlama geliyor:
Gelir artışı sınırlı, krediye erişim zor, fiyatlar ise hâlâ yukarı yönlü.
Aynı karede gördüğümüz gerçek
Altın düşerken “panik yok” demek kolay. Kredi düzenlemelerinde “disiplin şart” demek de öyle. Enflasyonda “zamanla düşer” cümlesini defalarca duyduk. Ama bu üç başlığı aynı karede gördüğümüzde ortaya çıkan gerçek şu:
Para zamlı, borç zor, hayat pahalı.