Hava Durumu

Sonbahar

Yazının Giriş Tarihi: 24.11.2025 11:08
Yazının Güncellenme Tarihi: 24.11.2025 11:09

Tam bir sonbahar ekonomisi bu. Teoman’ın o dillere pelesenk şarkısını anarak; mevsim rüzgârları estiğinde artık çocukluk rüyalarını değil, fiyatların daha stabil olduğu, hayat pahalılığının olmadığı günleri hatırlıyoruz.

Dünyanın heybesinde neler var diye baktığımızda da tablo çok farklı değil.

Küresel projeksiyonlar, enflasyonun zirveden döndüğünü ama hedeflere “rahatça” inmekte nazlandığını gösteriyor. Gelişmiş ülkelerde bile 2025 ufkunda enflasyon hâlâ merkez bankası hedeflerinin üzerinde; yani yangın tamamen sönmüş değil, sadece kontrol altına alınmış durumda. Büyüme tarafındaysa kimsenin büyük bir mucize beklentisi yok. Asıl hedef, uçağı düşürmeden yere indirmek: adı sözüm ona “yumuşak iniş” olan ama işin içinde işsizlikten yatırım iştahına kadar pek çok yan etki barındıran bir süreç bu.

Üstüne bir de veri akışının aksadığı, siyasetin ekonominin önüne geçtiği dönemlerden geçiyoruz. ABD’de hükümetin kapanması nedeniyle istihdam verisi yayımlanamıyor, merkez bankası karar verirken baktığı en önemli göstergelerden biri masada eksik. Böyle bir zeminde, “bir süre hiçbir şey yapmamak” bile bazen politika hâline gelebiliyor. Küresel hava şöyle: Faiz artırımları bitti gibi, ama faiz indirimleri için kimse acele etmiyor; “şimdilik böyle idare edelim, akışa bakalım” modu hâkim.

Bu küresel fonun içine Türkiye’yi yerleştirdiğimizde, kendi filmimizi çevirdiğimiz çok net görülüyor. Son açıklanan Ekim verisiyle yıllık enflasyon %32,87’ye geriledi; aylık artış ise %2,55 civarında gerçekleşti. Kâğıt üzerinde, birkaç ay öncesine göre daha sakin bir manzara var:

Yıllık oran bir miktar aşağı, üretici enflasyonu da görece daha yumuşak.

Ama mutfağa, markete, kiraya, faturaya baktığınızda bu sakinliğin hayatın içine pek sızmadığını hissediyorsunuz. Gıda, barınma ve hizmetler tarafındaki artışlar hâlâ çift haneli ve yapışkan. Memleket’in yorgun, rimeli akmış hâli nasıl vitrinlerdeki ışıltıyı gölgelerse, hayat pahalılığı da kâğıt üzerindeki tüm iyileşme söylemlerinin üzerine ince bir is gibi çökmüş durumda.

Yani Sn. Cumhurbaşkanımızın da ifade ettiği gibi; hayat pahalılığı sürüyor!

Merkez bankasının raporlarında yılsonu enflasyon beklentileri yukarı, sonraki yıllara ait patikalar da daha yukarı revize ediliyor. Kâğıt üzerinde hedef aynı kalsa da, tahmin aralıkları oynadıkça aslında zihinlerdeki gerçek beklentinin daha yukarı taşındığını görüyoruz. Piyasadan, şirketlerden ve hane halkından derlenen anketler de aynı şeyi söylüyor: Enflasyonun düşeceğine dair bir umut var, ama “hızlı ve kalıcı bir düşüş” inancı zayıf. Beklentiler hâlâ yüksek, yer yer de yukarı yönlü güncelleniyor.

Burada kritik olan şu:

Enflasyonun seyrini tek başına politika faizi ya da tek bir toplantı belirlemiyor!

İnsanların hafızası, geçmişte tutmayan hedefler, programı yazan ile uygulayan arasındaki mesafe, maliye politikasının duruşu, bütçe açığı, seçim takvimi…

Hepsi birleşip tek bir sorunun cevabını şekillendiriyor: “Ben bu hikâyeye inanıyor muyum, inanmıyor muyum?” Yüksek enflasyona “alışmak”, aslında yavaş yavaş alım gücünü “kaybetmek”; tıpkı şarkıdaki gibi, öğrenirken sevdiğimiz bir şeyi elden kaçırmak gibi.

Son yıllarda yaşadığımız tecrübeler, “kâğıt üzerindeki programın” tek başına yetmediğini defalarca gösterdi. Bir tarafta raporlarda yazan patikalar, diğer tarafta rafta gördüğünüz etiket…

Aradaki makas açıldıkça, en temkinli dezenflasyon senaryosu bile insanların gözünde inandırıcılığını kaybedebiliyor. O yüzden bugün aslında en çok tartışmamız gereken, teknik bir hedef tablosundan ziyade, hikâyenin tutarlılığı.

Bu soru bizi doğal olarak işgücü piyasasına ve eşitsizlik meselesine götürüyor. Resmî işsizlik oranı son açıklanan verilerde makul seviyelerde görünebilir; ama detaylara baktığınızda genç işsizlikte, kadın istihdamında, nitelikli iş bulmakta zorlanan kesimlerde tablo o kadar parlak değil. Bir de buna eksik istihdamı, umudunu kaybettiği için iş aramayanları, kayıt dışı çalışanları ekleyince resim daha da bulanıklaşıyor.

Enflasyonla mücadele için frene basarken, frene en çok nerede bastığımız asıl kritik nokta. Sadece tüketimi değil, yatırımı ve üretimi de boğarsanız; birkaç yıl sonra “neden iş bulamıyoruz?” sorusuyla yeniden yüzleşirsiniz. Bugün sanayi üretimi bazı aylarda yıllık bazda artmış görünse de, aylık dalgalanmalar bize üretim cephesindeki kırılganlığı hatırlatıyor. İç talebi yavaşlatırken üretim kapasitesini kalıcı olarak zedelemek, ileride daha yüksek işsizlik ve daha derin gelir kayıpları olarak karşımıza çıkabilir.

Gelir dağılımı da raflardaki etiket kadar ciddi bir gösterge hâline geldi. Enflasyon düşse bile, eğer düşüş sürecinde faturanın önemli bir kısmı sabit gelirlinin, dar gelirlinin, gençlerin omzunda kalıyorsa; bu toplumda sadece cüzdanlar değil, demokrasiye ve kurumlara olan güven de yıpranıyor. Bu yüzden enflasyonla mücadeleyi sadece “fiyatlar genel düzeyi” üzerinden değil, “yük kimde birikiyor?” sorusuyla birlikte okumak zorundayız.

Benim masamda bu döneme dair en önemli başlıklardan biri şu: Para politikasının yanına gerçekten güçlü bir sosyal politika koyabiliyor muyuz?

İşsizlik sigortasından vergi adaletine, asgari ücret tartışmalarından eğitim ve bölgesel kalkınma politikalarına kadar geniş bir paket olmadan, enflasyon düşse bile toplumun önemli bir kesiminin “bu mücadele bizim mücadelemiz” demesi zor.

Dış denge tarafında ise ilk bakışta daha parlak bir fotoğraf var. Son aylarda ardı ardına cari fazla verildi; Ağustos’ta 5,5 milyar dolar, Eylül’de 1,1 milyar dolar civarında. Yıllar boyunca büyük cari açıklar veren bir ekonomi için bu, kâğıt üzerinde güzel bir görüntü. Ama yine hikâyenin arka planını iyi okumak gerekiyor. 12 aylık birikimli cari açık hâlâ 18 milyar dolar civarında ve bu fazlaların önemli kısmı, kur şokları sonrası iç talebin kırılması, ithalatın baskılanması, altın ithalatının çeşitli düzenlemelerle frenlenmesi gibi dönemsel etkenlerden besleniyor.

Kalıcı bir cari denge için, enerji faturasının yapısal olarak hafiflemesi, daha yüksek katma değerli ihracat, sürdürülebilir turizm gelirleri ve içeride tasarrufu teşvik ederken büyümeyi öldürmeyen dengeli bir program gerekiyor. Aksi hâlde cari denge, her döviz kurunda fren, her iç talep yavaşlamasında “geçici nefes” veren ama kalıcı çözüm üretmeyen bir gösterge olarak kalır.

Yurt içi tasarrufların hikâyesine geldiğimizde ise karşımıza doğal olarak altın ve borsa çıkıyor. Biri yastık altının, diğeri ekran başının sembolü. İkisi arasında gidip gelen, bazen de ikisini aynı anda taşımaya çalışan bir tasarruf sahibi profili var karşımızda.

Borsa tarafında BIST 100 endeksi bu hafta 10.500’lü seviyelerden 10.900’lere doğru temkinli bir yükseliş gösterdi; haftalık bazda yaklaşık %3 civarında bir getiri söz konusu. Teknik olarak bakıldığında, endeksin 11 bin bandını birkaç kez yoklayıp geri geldiğini; üzerinde kalıcılaşmak için hem küresel risk iştahından hem de içeride “hikâyeye güven” diyeceğimiz unsurlardan destek aradığını görüyoruz.

Büyüme patikamız, zaman zaman güçlü çeyrekler üretse de, enflasyon ve kur şokları nedeniyle dalgalı. Bu da borsa tarafında güçlü bir hikayenin önünde önemli bir engel.

Güven tarafında ise, ekonomi politikaları ile siyaset arasındaki gerilim algısı, yargı süreçleri, seçim takvimi gibi başlıklar yatırımcının aklının bir köşesinde hep duruyor.

Altın cephesinde ise tablo bambaşka bir psikoloji yazıyor. Dünyada yükselen enflasyon, uzayan jeopolitik riskler ve büyük merkez bankalarının ileride faiz indireceği beklentileri, ons altını destekliyor. Türkiye’de buna bir de yüksek kur seviyeleri eklenince, gram altın 5.500–5.600 TL bandında gezinen fiyatlarıyla tarihî zirvelerin hemen altında dolaşıyor.

Burada akademik literatür bize önemli bir çerçeve sunuyor: Altın, uzun vadede enflasyona karşı kısmi bir korunma sağlasa da, kısa vadede reel faiz ve dolar endeksiyle güçlü bir ilişki içinde. Reel faizin pozitif ve yüksek olduğu dönemlerde altına alternatif getirisi olan enstrümanlar öne çıkarken, reel faiz negatif veya belirsiz olduğunda altının “sigorta” rolü güçleniyor. Bugün Türkiye’de mevduat faizleri kâğıt üzerinde yüksek görünse de, beklentilerle düzeltilmiş reel faiz hâlâ tartışmalı. Tasarruf sahibinin gözünde “faiz mi, kur mu, altın mı?” soruları hâlâ net bir cevap bulmuş değil.

Bu yüzden altın, özellikle küçük tasarruf sahibi için sadece bir yatırım aracı değil, aynı anda hem düğün, hem emeklilik, hem kefen parası. Kültürel kodlarımızda bu kadar derin bir yere sahip olunca da, fiyatı sadece bir finansal veri olmaktan çıkıyor; güvenin, güvensizliğin, belirsizlik duygusunun ve gelecek kaygısının aynası hâline geliyor. Küçük yatırımcı cephesinde “alalım mı, satalım mı?” sorusundan çok, “Elimde dursun, en azından içim rahat ediyor” cümlesini duyuyoruz. Bu cümle, faiz oranından, kur patikasından, program metinlerinden daha güçlü bir veri aslında.

Gümüş ise her zamanki gibi altına göre daha geniş bir bantta dalgalanyor. Hem değerli metal hem sanayi metali kimliği nedeniyle büyüme beklentisine çok daha sert tepki veriyor. Altın/gümüş makasının bu kadar açıldığı bir dönemde, uzun vadeli ve yüksek risk toleransına sahip yatırımcılar için gümüş “görece ucuz” görünebilir; ama oynaklık seviyesi, kaldıraçlı pozisyonları ve portföy yönetimini bir bilim dalı hâline getirecek kadar yüksek.

Bütün bu fotoğrafı yan yana koyduğumuzda:

Küresel tarafta enflasyon ve büyüme tartışmaları yumuşak iniş senaryosu etrafında dönüyor; gelişmiş ülkeler faiz oranlarını indirmek konusunda hem yanıp tutuşuyorlar hem de enflasyon korkusuyla ne yapacaklarını şaşırmış durumdalar.

Türkiye’de ise enflasyon bir nebze geriliyor ama beklentiler hâlâ yüksek; ara hedefler değişmese de tahminler yukarı yönlü revize ediliyor. İşgücü piyasasında görünürde sakin bir oran var ama gelir dağılımı sorunları, atıl kapasite ve genç işsizliği birikiyor ve mevcutta halının altına doğru süpürülmüş durumda. Cari dengede kâğıt üzerinde güzel bir fotoğraf var ama bunun ne kadarının yapısal, ne kadarının dönemsel olduğu tartışmalı. Borsa, altın ve gümüş cephesinde ise tasarruf sahibinin kafası en az sonbahar kadar karışık.

Önümüzdeki hafta neyi konuşuyor olacağız?

Kasım sonu çok ama çok kritik!

Küresel cephede takvim, hem veriler hem de eko-siyaset açısından yoğun.

Büyük ekonomilerde açıklanacak enflasyon ve büyüme verileri, merkez bankalarının “faizi ne kadar süre bu seviyelerde tutarız?” sorusuna yanıt aradığı bir dönemde piyasaların yönünü belirleyecek. ABD’de açıklanacak çekirdek enflasyon ve harcama verileri, “ilk faiz indirimi ne zaman gelir?” tartışmalarını yeniden ısıtabilir. Avrupa cephesinde ise düşük büyüme–yüksek enflasyon sarmalının ne ölçüde çözülebildiğini gösteren göstergeler, Avrupa Merkez Bankası’nın elini kolunu bağlamaya devam ediyor.

Jeopolitik tarafta Orta Doğu’daki çatışmalar, Ukrayna savaşı, ABD seçim takviminin giderek ısınması ve büyük güçler arasındaki gerilim, risk primlerini anlık olarak dalgalandırmaya devam edecek. Petrol fiyatları, her yeni haberle birlikte yukarı aşağı hareket etme potansiyelini koruyor; bu da hem küresel enflasyon beklentileri hem de bizim gibi enerjide dışa bağımlı ülkeler için önemli bir değişken olarak masada duruyor.

Türkiye özelinde ise önümüzdeki hafta, sadece verilerin değil, eko-siyasetin de konuşulduğu bir hafta olacak. Bütçe performansı, yeni vergi tartışmaları, iç siyasette yargı kararları etrafında oluşan gündem, ekonomi programının kredibilitesi üzerinde doğrudan etkili. Merkez bankasının bir sonraki toplantısına giderken, piyasa “faiz mi, sözlü yönlendirme mi?” ikilemini yeniden tartacak. Politika faizinde yapılacak her adım veya adım atmama hâli, borsa ve kur cephesinde anında fiyatlanacak.

Benim önümüzdeki hafta için ajandamdaki üç soru şöyle:

Enflasyon beklentisi gerçekten aşağı kırılacak mı, yoksa “30’lu rakamların” etrafında yapışkan bir bant mı oluşacak?

İşsizlik ve eşitsizlik, siyasetin ve ekonominin ana gündemi hâline gelecek mi, yoksa sadece raporların dip notlarında mı kalacak?

Borsa ile altın arasında gidip gelen tasarruf sahibinin hikâyesi değişecek mi, yoksa “biraz ondan, biraz bundan” diyerek belirsizliğin içinde yol almaya devam mı edecek?

Sonbahar ekonomisinden çıkış bence rakamlardan çok hikâyeye bağlı. Enflasyonla mücadelede samimi, tutarlı ve öngörülebilir bir yol haritası ortaya koyabilirsek; para politikasını maliye ve sosyal politikalarla uyumlu hâle getirebilirsek;

Cari dengeyi sadece ithalatı frenleyerek değil, üretim ve verimlilik artışıyla iyileştirebilirsek; o zaman borsadaki yatırımcı da, altıncı da, maaşı ile ayın sonunu getirmeye çalışan da yavaş yavaş aynı hikâyeye inanabilir.

Ekonomi sonunda tek bir soruya dönüyor:

Bu ülkede çalışan, üreten, tasarruf etmeye çalışan insan kendini iktisadi açıdan rahat ve güvende hissediyor mu, hissetmiyor mu?

Verilerle, programlarla, hedeflerle uğraşırken asıl cevabı bu soruda aramaya devam edeceğiz.

Son Söz:

Rakamlar ve şarkılar sonbaharı anlatabilir; ama baharı getirecek olan güven, istikrar ve hep birlikte yazacağımız bir hikâyedir.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..

YAZARIN DİĞER YAZILARI

    logo
    En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.