Büyük, gri koridorların ardında, dışarıdan yekpare bir kale gibi görünen o devasa yapının içine girdiğinizde sizi boğucu bir uğultu karşılar. Duvarlara sinmiş eski bir ihtişamın, kurucu bir iradenin kokusu, yerini çoktan çarkların, dişlilerin ve mekanik bir koltuk hırsının paslı genzine bırakmıştır. Burası, dış dünyanın sert rüzgarlarına karşı durması beklenen bir sığınak değil; kendi içindeki yankılarda kaybolmuş, yönünü yitirmiş bir ruhun can çekiştiği bir aynalar dehlizidir.
Bu yapının göğsünde tek bir kalp atmaz; iki düşman ruh, aynı bedeni ele geçirmek için hırpalayıcı ve sonsuz bir savaşa tutuşmuştur. Bir yanda köklerin, o tertemiz, asil ama biraz da kibirli gururu; diğer yanda günün pragmatizmine, sokağın ve hayatta kalma güdüsünün o doymak bilmez iştahına teslim olmuş pazar yeri ruhu. Kendi içindeki kurdu evcilleştiremeyen, geçmişteki gölgesiyle bugünkü aynası arasında paramparça olan her canlının kaderini yaşar bu koca organizma. Yüzlerce farklı sesin aynı anda konuştuğu, fakat hiçbirinin diğerini dinlemediği o sağır edici hengâme, işte bu içsel yarılmanın çığlığıdır.
Kürsülerden yükselen kelimelere dikkatlice kulak verin; artık eski anlamlarını taşımıyorlar. Dil, gerçeği bükme aparatına, bir tür hafıza silicisine dönüşmüş. "Birlik" dediklerinde, aslında kapalı kapılar ardındaki acımasız tasfiyeleri ve hizip savaşlarını kastediyorlar. "Değişim" naraları, iktidar sandalyelerinin etrafında dönen o tuhaf, mekanik ve bitmek bilmez müzikal oyunun ritminden başka bir şey değil. Herkes aynı kavramları konuşuyor, herkes aynı harfleri kullanıyor ama kelimeler birbirini hançerleyen birer silaha dönüşmüş. Dışarıdaki o devasa, baskın güce karşı kurulması gereken cepheler çoktan iç avluya taşınmış. Kendi yoldaşını, kendi yatakhanesindeki ranzadaşını birer "düşman" olarak kodlayan bu yeni sistem, illüzyonun öylesine sıradanlaştığı bir atmosfer yarattı ki, kimse neye inandığını dahi bilmiyor.
Ve tüm bu akortsuz kakofoninin tam ortasında, soğuk bir hukuki terim, adeta felsefi ve varoluşsal bir lanet gibi omuzlara çöküyor: Mutlak Butlan.
Baştan geçersizlik... Hükümsüzlük... Hiçlik.
Gece yarıları kurulan ince ittifaklar, hararetli kurultay hesapları, tüzüklerin satır aralarına gizlenmiş tuzaklar, kürsülerde patlayan damarlar... Hepsi devasa bir hiçliğin, bir karadeliğin etrafında atılan turlardan ibaret. Çünkü ruhu parçalanmış, kelimelerinin içini boşaltmış, kendi aslına ihanet ederek şekilden şekle giren bir yapının eylemleri, daha doğmadan ölür. İçeride koparılan o muazzam gürültü, bu varoluşsal "yokluğu" örtbas etme çabasıdır. Kök çatırdamış, mana yitirilmiş, inanç bir bürokrasi çarkına kurban edilmiştir; bu yüzden üretilen her argüman, edilen her yemin baştan sakattır. Hukuken de, vicdanen de, tarihen de mutlak butlanla maluldür. Yokuş aşağı yuvarlanan bir taşın çıkardığı sese "beste" denemeyeceği gibi, bu hengâmeye de "siyaset" denemez.
Gürültü artıyor. Loş salonlardaki telaşlı adımlar, birbirini pusuya düşürmeye çalışan gölgeler ve o ardı arkası kesilmeyen körler korosu, eseri icra etmeye devam ediyor. Oysa en büyük trajedileri, dışarıdaki gerçek dünyanın çoktan bu kakofoniye sağırlaştığını fark edememeleri. Kendi iç savaşından galip çıkacağını sanan o küçük gölgeler, aslında yavaş yavaş mutlak bir hiçliğin, karanlık bir yok sayılışın parçası oluyorlar.
Çünkü kendi kelimesinin namusuna, kendi ruhunun bütünlüğüne ve kendi kardeşine yabancılaşmış hiçbir beden, tarihi baştan yazamaz. Ne kadar bağırırsa bağırsın, sadece eski ve görkemli bir destanın son sayfasına düşülmüş, gürültülü ama silik bir dipnot olarak kalır.