Bursa’nın en güzel taraflarından biri, şehrin doğayla hâlâ tamamen bağını koparmamış olması…
Bunu en iyi hissettiğiniz yerlerden biri de Mihraplı Parkı…
Bir yanda düzenlenmiş yürüyüş alanları, çimlere yayılmış insanlar, çocuk sesleri…
Diğer yanda Uludağ’ın yeşil yamaçları.
Ve ortadan sessizce akan su…

Bugün dünyanın birçok şehrinde insanlar gökyüzünü görmek için bile kilometrelerce uzaklaşmak zorunda kalıyor.
Temiz suya yaklaşmak, ağaca dokunmak, dağ siluetini görmek artık lüks sayılıyor.
Bursa ise hâlâ bu üç büyük nimeti aynı karede buluşturabiliyor.
Mihraplı’da oturup Uludağ’a doğru baktığınızda aslında sadece bir manzara görmüyorsunuz.
Şehrin geleceğini görüyorsunuz.
Kaldı ki…
Uludağ sadece bir dağ değil; Bursa’nın nefesi…
Dereleri besleyen kaynakların evi.
Ovanın serinliği.
Şehrin hafızası.
Dağdaki bir ağacın kesilmesiyle kent merkezindeki havanın ağırlaşması arasında görünmeyen bir bağ vardır aslında.
Kirlenen bir dereyle sofraya gelen su arasında da doğrudan ilişki var.
Doğa, şehirden ayrı bir alan değil; şehrin atan kalbidir.
Bugün Mihraplı’da akan Nilüfer Çayı’na bakan insanlar belki sadece dinleniyor.
Kimisi kitap okuyor, kimisi sessizce oturuyor, kimisi çocuklarını izliyor…
Ama insan ruhu temiz suyun yanında yavaşlıyor.

Su yalnızca fiziksel bir ihtiyaç değil, aynı zamanda medeniyetin ölçüsü…
Bir kentin su kenarları ne kadar temizse, o şehir o kadar yaşanabilirdir.
Bursa uzun yıllar boyunca “yeşil şehir” kimliğiyle anıldı.
Fakat bu kimlik tabelalarda değil, korunabilen doğada yaşar.
Eğer Uludağ’ın etekleri beton baskısı altında kalırsa, dereler kirlenirse, şehir suyla bağını kaybederse; geriye sadece eski fotoğraflardaki Bursa kalır.
Oysa hâlâ zaman var.
Mihraplı’daki bu görüntü bize şunu hatırlatıyor:
İnsan aslında en çok doğaya yakınken huzurludur.
Belki de modern şehirlerin en büyük görevi daha fazla bina yapmak değil; temiz suyu, yeşili ve gökyüzünü koruyabilmektir.
Çünkü bir gün şehirler büyüklükleriyle değil, koruyabildikleri doğayla anılacak.