Sabah kalkıp dışarı bakanlar, hasretle yere düşen kar tanelerini gördüğünde eminim ki sevinmiştir.
Elbette özellikle de kendi aracıyla işe gidecek olanlarda bir parça tedirginlik olmuştur.
Hele ki saatli bir randevu varsa…
Yine de güzeldi sabah yağan kar.
Yolda kaldık ama keşke daha çok yağsaydı.
Dik bir bayır uzun süre geçit vermedi.
Normalde söylenir, şikâyet edilir, acele edilir…
Ama bu kez öyle olmadı.
Arabadan inip karın gürleşen düşüşünü izlemek, unuttuğumuz eski günlerin sessiz bir hatırlatıcısıydı.
Çocukluğumuzun kışları geldi aklımıza; sokaklarda biriken kar, soba başları, yavaşlayan hayat…
Şikâyet etmeden beklemek, neredeyse lüks hâline gelmiş bir sabırdı.
Geride bıraktığımız yaz mevsimi ve öncesinde yaşadıklarımız ise bu sevinci daha da anlamlı kılıyordu.
Artan sıcaklıklar, kuruyan topraklar, yanan ormanlar…
Küresel ısınma artık soyut bir kavram değil; gündelik hayatımızın sert bir gerçeği.
Belki de bu yüzden, geçmişte sinirlenerek karşıladığımız aksaklıklara bugün gülümseyebiliyoruz.
Çünkü kaybettiklerimizin farkına varmaya başlıyor gibiyiz.
Yeterli mi?
Henüz değil sanki.
Kış aylarında bile bizi kuşatan bu küresel ısınmaya net bir cevap verebilmek için, yalnızca duygulanmak yetmiyor.
Ovalarımızı, ormanlarımızı, denizlerimizi, akarsularımızı gerçekten korumadıkça; doğayı bir “kaynak” değil, bir yaşam ortağı olarak görmedikçe yol alabilir miyiz?
Elbette, küresel zenginlere çekilen peşkeşlere “yeter” diyebildiğimizde…
Toprağın, suyun, ağacın rant uğruna feda edilmesine itiraz eden gür bir sese hep birlikte dönüştüğümüzde…
Bu yolu aşıp gerçek cevaplar vermeye başlamış olacağız.
Karın yolu kapatmasına sevinebildiğimiz günler, aslında hâlâ bir şansımız olduğunu fısıldıyor.
Bu fısıltıyı duymaya devam ettikçe umudumuz hep var olacak.
Ancak bu durum önümüze bir sonsuzluk koymuyor.
Her şey zamanında olursa iyidir.
Fazla beklersek umut da kar gibi erir.