Bayramları gerçekten yaşıyor muyuz, yoksa sadece takvimdeki yerini mi dolduruyoruz?
Bir Ramazan ayı daha geride kaldı.
Eski günlerin özlemini duyanlar çoğunlukta ama zamanın farklı aktığı bir yüzyıldayız.
Her şey değişiyor.
Değiştiriliyor.
Yanı başınızda kan gölüne dönen bir dünya var ve bu kanın etrafa sıçraması her geçen gün daha da gerçeğe dönüşüyor.
Huzuru unutan dünyada bayramları eski tadıyla, neşesiyle yakalamak ne kadar mümkünse, o kadar yapabilir durumdayız.
Bayram sabahları eskiden bir mahalle kültürünün aynasıydı.
Kapılar çalınır, sofralar paylaşılır, büyüklerin elleri öpülürdü.
Çocuklar yeni kıyafetleriyle sokaklarda koşar, şeker toplamanın heyecanını yaşardı.
Komşuluk sadece yan yana yaşamak değil, birbirinin hayatına dokunabilmekti.
Bugün ise birçok insan için bayram, birkaç kısa mesaj ve resmi tebrikten ibaret hale gelmiş durumda.
Bu dönüşüm, sadece bir gelenek kaybı değil; aynı zamanda toplumsal bağların da zayıflaması anlamına geliyor.
Elbette değişen yaşam koşulları, şehirleşme ve modern hayatın temposu bu tabloyu etkiliyor.
Yine de küçük bir ziyaret, samimi bir telefon görüşmesi ya da bir ihtiyaç sahibine uzatılan el, bayramın gerçek anlamını yeniden canlandırabilir.
Bugün yapılması gereken, bayramı yeniden düşünmek ve onu sadece bir tatil değil, bir toplumsal sorumluluk olarak görebilmek…
Çünkü bayramlar; hatırlamak, hatırlanmak ve birlikte olmanın değerini yeniden keşfetmektir.
Aksi halde, elimizde kalan sadece adı “bayram” olan, içi boşalmış günler olur.
Biliyorum, temennilerimiz maalesef gerçeğe dönüşmüyor.
Yine de…
Böyle günlerde iyi düşünmekten vazgeçmemek gerekiyor.
Biz iyi düşünelim, iyi olsun.
Dünya yeterince acıya, kana, gözyaşına bulandı zaten…
Birbirimizi anlamaya, küçük meseleleri içinden çıkılmaz hale getirmeden nice bayramlar geçirmeyi diliyorum.
Bayramınız kutlu olsun.