Evden sokağa, sokaktan meydanlara, meydanlardan stadyumlara kadar uzanan bir şiddet sarmalının içinde yıllar geçiyor.
Ne yazık ki toplumsal hafızamız da iyi çalışmıyor.
Benzer şiddet olaylarını defalarca yaşamış bir toplumun, bu kötü izleri silmek için daha fazla çaba göstermesi gerekir.
Her geçen gün şiddetin daha fazla normalleştiği, daha fazla yayıldığı bir ortam oluşuyor.
Kötülük bulaşıcıdır.
İyilik ise emek ister.
Muş Spor maçında Bursaspor taraftarlarının bulunduğu misafir tribününe yönelik taşlı saldırının kime ne faydası var?
Takımını desteklemek için yüzlerce kilometre yol kat edip Muş’a giden taraftarların yaşadıkları, futbol üzerinden gelişen şiddetin toplumsal alanlara sıçramasının bir örneğinden başka bir şey değil.
Sporu, özellikle de futbolu başka amaçlar için kullanan çevrelerin ortaya çıkaracağı bu tür olumsuzlukların önüne geçmek aslında her zaman mümkün.
Yeter ki istensin.
Yeter ki dirayet gösterilebilsin.
Bugün futbol, parasal büyüklüğü nedeniyle herkesin elini sokmak istediği büyük bir kazana dönüşmüş durumda.
Özellikle bahis sisteminin yaygınlaşması bu kirlenmeyi daha da artırdı.
Oysa sporun tarihine baktığımızda çok farklı bir anlayış görürüz.
Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra spor, ülkelerin dünyaya açılan yüzlerinden biri olarak görülmeye başlandı.
Birçok ülke sportif başarıyı uluslararası tanıtımın önemli bir aracı haline getirdi.
Türkiye de bu süreçte önemli adımlar attı.
1930’lu yıllarda bugün çok fazla konuşulmayan birçok spor dalında dünya şampiyonalarına katıldık, önemli başarılar elde etti.
Örneğin binicilik sporunda 1936 Berlin Olimpiyatları’nda yer aldı.
Karacabey Harası’nda yetiştirilen atlarla uluslararası yarışmalarda varlık gösterdi.
Sporun günlük hayatın bir parçası haline gelmesi, toplumun sağlıklı yaşamla spor arasında bağ kurması ve spor kulüplerinin sosyal hayatın merkezinde yer alması bu anlayışın bir sonucu.
Elbette sporun ruhunda rekabet var.
İnsanları stadyumlara, salonlara çeken de bu duygu.
Ancak rekabet ile şiddet aynı şey değil.
Sadece Türkiye’de değil, dünyanın birçok yerinde sahadaki rekabet tribünlerde anlamsız şiddet olaylarına dönüşebiliyor.
Oysa sahadaki mücadeleyi belirleyen şey kaba güç değil; taktik, beceri, yetenek ve çalışma.
Tribünlerdeki şiddeti bu yüzden anlamak mümkün değil.
Futbolun bahisle, şikeyle, hakem hatalarıyla ve astronomik transfer rakamlarıyla kirletilmesine sporu gerçekten seven insanların alet olmaması gerekir.
Bir takımı desteklemek elbette anlaşılabilir bir duygudur.
Ancak oyunun oynandığı yer saha, tribün değil.
Bir takımı tutmamızın nedeni aslında oyunun kendisi değil mi?
Futbol da diğer sporlar da kötü niyetli insanların elinde bir araç haline gelmemeli.
Sporun ruhunda centilmenlik var.
Kaba güç yok.
Taktik var, akıl var, doğru oyuncuları bir araya getirme becerisi var.
Emek, disiplin var.
Sporu sevip maçlara gidenler tribünleri kötülere kapatın.