Aradan geçen yüzyıllar taşın hafızasında yankılanan bir ustalığın izlerini silmeye yetmedi.
Kubbenin göğe açılan yapısında, kemerin zarif geriliminde ve ışığın mekânla kurduğu o eşsiz dengede aynı ses duyuluyor.
Mimar Sinan.
Sinan’ın mimarlığı, yalnızca yapılar inşa etmekle kalmıyor; insanı, kenti ve zamanı aynı çizgide buluşturan bir dili tarif ediyor.
Mimarlar Odası Bursa Şubesi’nin düzenlediği anma etkinlikleri, bu sesi yeniden duymaya bir davet niteliğinde.
Şube Başkanı Şirin Rodoplu Şimşek’in vurguladığı gibi, Sinan’ın eserleri yalnızca estetik birer zirve değil; aynı zamanda bir dönemin ekonomik, kültürel ve yönetsel gücünün taşlaşmış hâlidir.
Rodoplu’nun şu sözlerinin altı da çizilmeli:
“Koca Sinan bizlere; özgün kültür geliştiren, kente değer katan bir mimarlığı öğretmektedir.
Cumhuriyet’in kurucu ideası, kültürün modernite ile buluştuğu, geçmişiyle barışık, bilimi esas alan, çağdaş ve özgür yaşamı göstermektedir.
Türkiye’nin yapı taşlarını oluşturan bütün bu büyük birikime karşın on yıllardır bilimi yok sayan rant odaklı politikalar nedeniyle plansız programsız büyütülen kentlerimizde, bir aidiyet duygusu oluşturmayan kimliksiz yapılarla donatılmış geniş yerleşim alanlarında toplum, yerel kültüre yabancılaşmış tekdüze bir yaşam pratiğine zorlanmaktadır.”
Rodoplu’nun bu vurguları Mimar Sinan’ın Süleymaniye Camii’nden Selimiye Camii’ne uzanan görkemli mirasını anlayabilen herkese şehir ve kimlik üzerinden ne çok şey söylediğini gösteriyor.
Mimar Sinan gibi bir dehaya sahip bu toprakların şehirlerinde yükselen yapıların önemli bir bölümü bu derinlik ve aidiyet duygusundan maalesef çok uzakta duruyorlar.
Plansız büyümenin, rant odaklı politikaların ve mimarlığı süreç dışına iten yaklaşımların sonucu olarak ortaya çıkan kimliksiz yapılar; sadece fiziksel mekânı değil, toplumsal belleği de aşındırıyor.
Oysa Sinan’ın öğretisi tam tersini söylüyor:
Mimarlık, insanı merkeze alan bir sanat ve bilim birlikteliğidir.
Yakın geçmişte yaşanan 6 Şubat Kahramanmaraş depremleri ve ardından gelen felaketler, bu ihmalin acı sonuçlarını gözler önüne serdi.
Doğa olaylarının afete dönüşmesinde yalnızca yer kabuğunun hareketi değil; insan eliyle kurulan yanlış düzen de pay sahibiydi.
Her yıkım, aslında unutulan bir mimarlık ilkesinin sessiz çöküşüydü.
Bugün yeniden düşünsek ve sorsak:
Kent nedir?
Yapı kime aittir?
Mimarlık neyi temsil eder?
Eğer bu sorulara verilecek yanıt “insan” değilse, yükselen her beton kütle biraz daha eksik, biraz daha yabancı kalacaktır.
Bugünün mimarlık anlayışı, geçmişin bu büyük ustasından ilham alarak yeniden insanla barışmalı; bilimi, estetiği ve kamusal yararı aynı çatı altında buluşturabilmeli…