Televizyonlarda silahlı, vurdulu kırdılı, mafya içerikli diziler adeta cirit atıyor.
Dijital platformlara geçiyorsun, manzara değişmiyor.
Kurgular benzer, karakterler farklı sadece.
Ama ortak bir dil var: şiddet.
Oysa bir zamanlar bu ülkenin ekranlarında başka bir Türkiye vardı.
Hayat Bilgisi…
Bizim Aile…
Gülbeyaz…
Süper Baba…
Kazım Koyuncu’nun sesiyle, Şevval Sam’ın sıcaklığıyla, Perran Kutman’ın tatlı sert sevecenliğiyle, Şevket Altuğ'un baba şefkatiyle öne çıktığı dizilerdi bunlar.
O dizilerde silah yoktu.
Ölüm yoktu.
Fitne, fesat yoktu.
Yapana geçit verilmezdi.
Dayanışma vardı.
Zorda olana yardım eli uzatmak vardı.
Saf, temiz bir sevgi vardı.
Bugün dönüp bakınca insan sormadan edemiyor:
O Türkiye’den bu Türkiye'ye nasıl geldik?
Kim, ne zaman, hangi sebeple bizi bu hale getirdi?
Her akşam televizyonu açtığınızda, hangi kanala denk gelirseniz gelin, tablo aynı:
İsimler farklı, mekânlar farklı ama senaryo neredeyse birebir.
Silah…
Kavga…
Ölüm…
Şiddet…
Kadını yok sayma…
Televizyon kanalları adeta polis rolünde, suçlu arıyor.
Akıl almaz hikâyeler, trajediden beslenen bir ekran düzeni…
Peki bu kadar kaotik bir ortamın içinde yetişen çocuklar, gençler kendilerini nasıl koruyacak?
Şiddetin, ölümün, ötekileştirmenin normalleştiği; zorbalığın, kötü dilin, silahın kutsallaştırıldığı bir dünyada nasıl nefes alacaklar?
Aslında bir toplumun ekranı, aynı zamanda aynasıdır da…
Ne izliyorsak, yavaş yavaş ona dönüşüyoruz.
Ve bu aynada artık huzur yok, umut yok, tebessüm yok.
Dur demek gerekiyor.
Yapmayın demek gerekiyor.
Ama ne yazık ki para, reyting, popülerlik…
Hepsi birer zincir gibi boynumuza dolanıyor.
Oysa bir zamanlar bu ülke, televizyonun başında gülümseyen, birbirine selam veren, komşusuna güvenen insanlardan oluşuyordu.
Şimdi ekranlardan sokağa taşan öfkeyle, korkuyla, şiddetle baş başayız.
Ve en acısı şu:
Maalesef bu dönüşüme seyirci kaldık.