Futbol artık sadece sahada oynanmıyor.
Transfermarkt tablolarında, yayın gelirlerinde, sponsorluk anlaşmalarında, bilanço kalemlerinde de oynanıyor.
Hatta çoğu zaman maç başlamadan önce kazanan ilan ediliyor.
Kadro değeri yüksek olan takım favoridir.
Milyon dolarlık yıldızlar, pahalı transferler, astronomik maaşlar…
Son yıllarda bunun aksini gösteren örnekler çoğaldı.
Mütevazı bütçeli takımlar, dev ekonomilere sahip kulüpleri saf dışı bırakabiliyor.
Norveç temsilcisi Bodø/Glimt’in, Avrupa'nın finansal devlerinden Inter karşısında gösterdiği direnç, futbolun hâlâ sahada kazanıldığını hatırlattı.
Kâğıt üzerindeki değerler her zaman çim üzerindeki mücadeleye hükmetmiyor.
Bodo/Glimt gibi olmasa da çok kötü bir ikinci maç sonrası Galatasaray’ın Juventus'u saf dışı bırakması da “para ile saadet olmaz” sözünü bir kez daha hatırlatmış oldu.
Kadro değerleri kıyaslandığında Juventus açık ara önde.
Avrupa tecrübesi, yıldız oyuncuları, bütçesi…
Eşleşme öncesi herşey İtalyan devini işaret ediyordu.
Ama Aslantepe’deki ilk maçta başka bir gerçek vardı.
Tribünlerin baskısı, oyuncuların inancı ve teknik heyetin cesareti oyunun dengesini değiştirmişti.
Tabii kırmızı kart.
Sonuçta futbol matematik değil; duygu, tempo ve irade barındırıyor içinde.
Galatasaray tarihi bir sonuç aldı ancak elde ettiği avantajı bir hafta sonra Torino’da kaybediyordu neredeyse…
Juventus ilk maçtaki gibi yine on kişi kaldı.
Yine kırmızı kartla eksildi.
İlk maçta ne kadar iyi bir Galatasaray vardıysa, ikinci maçta o kadar kötü bir Galatasaray sahadaydı.
Futbolun perileri Galatasaray’dan yana olmasaydı, o inanılmaz ilk maçın hiçbir anlamı kalmayacaktı.
Galatasaray, turu geçti ama on kişi kalmış rakibi karşısındaki çaresizliği sevinçten çok, büyük bir burukluk bıraktı geriye…
Şunu bir kez daha gördük ki futbol doğru oyuncuların yan yana getirilmesiyle anlam kazanıyor.
Sahada olupbittine fark eden teknik yapıyla güç buluyor.
Para bu işin her yerinde var.
Ama o da tek başına yetmiyor!