Artık en temel soruya cevap veremez hale geldik:
Kim dost, kim düşman?
Dünya öyle bir noktaya savruldu ki, yaşananlar yalnızca bir karmaşa değil; derin bir yön kaybının göstergesi.
Bir yanda toplar, mermiler, füzeler ve ardı arkası kesilmeyen ölümler…
Öte yanda ise çok daha sessiz ama bir o kadar yıkıcı bir süreç: kozmetikten sanayiye, sera gazı salınımından küresel ısınmaya uzanan bir zincirin kavurduğu topraklar, buharlaşıp elimizden kayan sular ve her geçen gün bizden uzaklaşan yaşam alanları.
Savaşlar gözümüzün önünde insanları gelecekten koparırken, dünyadaki yaşam alanları ise sessizce yok ediliyor.
Bu tabloyu daha da karartan ise adaletin giderek anlamını yitirmesi.
Adalet yoksunu liderler sahnede, demokrasi beşiği olarak anılan ülkeler ise olup biteni izlemekle yetiniyor.
Sessizlik, artık tarafsızlık değil; açık bir tercihe dönüşmüş durumda.
1990’larda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği çöktüğünde, Batılı ülkeler savaşsız bir dünya hayalinden söz ediyordu.
Liberal demokrasinin nihai zaferi ilan edilmiş, hukukun evrenselleşeceği iddiası köpürtülüyordu.
Neredeyiz şimdi?
Bugün gelinen noktada o tezlerin ne kadar havada kaldığını acı biçimde görüyoruz.
Hukuk devleti anlayışı, yerini bir kişinin hukukunu esas alan yönetim biçimlerine bırakırken; güç, her şeyin önüne geçti.
Komünist Rusya'nın çöküşünü alkışlayanlar, bugün Putin’li kapitalist Rusya gerçeğiyle yüzleşiyor.
Kopyacılık üzerinden bir endüstri devrimi gerçekleştiren Çin, küresel denklemin vazgeçilmez aktörlerinden biri haline geldi.
Batılıların yöntemleriyle yeni roller üstlenen Rusya ve Çin’i birer tehditte dönüştüren Trump’ın buradan yola çıkarak Avrupa’yı köşeye sıkıştırma çabası, İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşturulan tüm değerleri doğrudan hedef alıyor artık.
Bu küresel kırılmanın bizim açımızdan yansımaları da son derece net.
Trump’ın Rusya ve Çin’e karşı Avrupa’yı hatta ABD’yi koruyan NATO'yu parçalamayı göze almış yaklaşımının nereye varacağı tam anlamıyla kestirilebilmiş değil.
Türkiye, NATO ülkesi ama Yunanistan gibi NATO ülkeleriyle giderek ciddileşen sorunlar yaşayacak gibi duruyor.
Yunanistan'ın adalar üzerinden yürüttüğü silahlı propaganda, İsrail’in Yunanistan–Kıbrıs Rum Kesimi hattı üzerinden Akdeniz’i ablukaya alma çabaları…
Suriye'de süregelen belirsizlik…
İran'da her an başka bir boyuta evrilebilecek gelişmeler…
Bulunduğumuz coğrafyayı etkilediği kadar ülkemizi de durup düşünmeye, yeni değerlendirmeler yapmaya itecek gibi duruyor.
Bu kadar karmaşık bir coğrafyada kendi içinde huzuru bulamamış bir Türkiye fotoğrafından hızla uzaklaşmak, bu değerlendirmelerin ilk adımı olmalı…
Hepimiz için nefes alma ve yaşama alanı olan dünyadaki bütün bu gelişmeler aslında aynı gerçeği haykırıyor:
Adalet, özgürlük ve insan hakları büyük bir tehdit altında.
İnsanlığın ortak değerleri, kolay inşa edilmedi.
Özellikle gelişmiş ülkeler, bu değerlerin oluşması için tarih boyunca ağır bedeller ödedi.
Şimdi ise o ülkelerin toplumları, ne yaptığı anlaşılamayan, günübirlik reflekslerle hareket eden Trump benzeri liderlere “dur” demeyi başaramazsa, sonuç kaçınılmaz olacak.
Hiç kimse kendisini güvende hissedemeyecek.
Çünkü vicdanı besleyen adalettir, adaleti güçlendiren evrensel hukuktur.