Orhangazi Ziraat Odası Başkanı Dinçer Dimrit’in birkaç gün önce İznik Gölü ile ilgili yaptığı açıklamalar yeniden düşünmemizi gerektiren türdendi.
Erken sevinmenin geleceğe faydasının olmayacağını ortaya koyuyordu.
Dimrit’in açıklamalarını okuyanlar, İznik Gölü üzerinden şu soruyu soracaktır:
Sorun gerçekten yağmur mu, yoksa yönetemediğimiz kaynaklar mı?
Geçtiğimiz yıl Bursa susuzluk alarmı verirken, bu yıl barajların dolup taşması ilk bakışta bir rahatlama hissi yaratıyor.
Ancak aynı dönemde İznik Gölü’nün yaklaşık 300 metre çekilmesi, bu rahatlığın ne kadar yanıltıcı olduğunu gözler önüne seriyor.
Yağmur var ama denge yok.
Su var ama kullanımına ilişkin soru işaretleri var.
Su var ama planlama yok.
Daha düne kadar teknelerin yanaştığı iskelelerde bugün yürünebiliyorsa, burada doğanın değil, insanın izini aramak gerekir.
Çünkü doğa, bu kadar kısa sürede bu denli dramatik değişimler yaratmaz; bu yaşananlar insan müdahalesinin sonucu.
Orhangazi Ziraat Odası Başkanı Dinçer Dimrit’in işaret ettiği nokta tam da burada kritikleşiyor:
Sanayi kuruluşlarının yılın 12 ayı boyunca yeraltı sularını yoğun şekilde kullanması.
Çiftçi dört ay su kullanırken, sanayinin kesintisiz tüketimi, gölün kaderini belirleyen ana faktörlerden biri haline gelmiş durumda.
Bu tablo, aslında Türkiye’nin kronikleşen su yönetimi probleminin küçük bir yansıması.
Plansız sanayileşme, denetimsiz yeraltı suyu kullanımı ve kısa vadeli ekonomik kazanç uğruna uzun vadeli ekolojik kayıpların görmezden gelinmesi…
Sanayi büyürken, doğa bu kadar zarar görmek zorunda mı?
İznik Gölü sadece bir su kaynağı değil; aynı zamanda bölgenin tarımının, ikliminin ve hatta kültürel hafızasının taşıyıcısı.
Göl çekildiğinde sadece su kaybolmuyor; üretim düşüyor, gelecek belirsizleşiyor.
Bugün çiftçinin ödediği bedel, yarın soframıza yansıyor.
Çünkü suyu kaybeden, sadece üretici değil; toplumun tamamı.
Bu yüzden çözüm, suçlu aramaktan çok sistem oluşturmaktan geçiyor.
Yeraltı suyu kullanımı ciddi şekilde denetlenmeli…
Sanayiye sürdürülebilir kullanım kotası getirilmeli…
Tarım ve sanayi arasında adil bir su paylaşımı sağlanmalı…
En önemlisi, su “sınırsız” bir kaynak gibi görülmekten vazgeçilmelidir.
Aksi halde bugün İznik Gölü’nde yürüdüğümüz yerlerde, yarın susuzluğun hikâyesini yazmak zorunda kalabiliriz.